İmam Hüseyin (a.s)

Şehitler Efendisi İmam Hüseyi’nin Mekkeden Kerbela’ya Yolculuğu

Salı, 07 Ocak 2014 14:29
                    
                                                                                                              Tacettin ULUÇ

Şehitler efendisi Hz. Hüseyin, Hicri altmış yılında, Şaban ayının üçünde, Mekke’ye varmıştı. Şaban, Ramazan, Şevval ve Zi’l Kâde aylarını Mekke’de yaşayarak Allah’a ibadet ediyordu.

Hicaz ve Basra Şiâları, İmam (a.s)’ı ziyaret ediyorlardı. Zi’l Hicce ayı olunca, Hac hazırlıklarını yaptı. Ne yazık ki Zi’l Hicce ayının sekizinci günü As oğlu Sâid oğlu Amr, Hac bahanesi ile bir grup arkadaşlarıyla Mekke’ye geldiler. Onlar, Hz. Hüseyni tutuklayıp Yezid'e götürmek için görevlendirilmişlerdi; yahut da öldürmekle....

Hz. Hüseyin Amr ve adamlarının kötü niyetlerini bildiğinden, Ümre ziyaretini yapmaya karar verdi. Kâbe’yi tavaf etti, Sefa ile Merve arasında gezdi; sonra Irak’a doğru hareket etti.

Abdulla Bin Abbas:

“Hz. Hüseyin, Irak’a hareket etmeden önce, Kâbe’nin önünde durmuştu. Cebrail (a.s), onun elinden tutmuştu ve: -helimmu ila beyâtillah- Allah’ın biatine koşun diye insanları sesliyordu.”

Seyyid Bin Tavus:

“Hz. Hüseyin, Irak’a çıkmağa karar verince, ayağa kalktı. Allah’a hamd-u sena etti. Resulullah (s.a.a)’a salat-u selam gönderdi. Sonra şöyle buyurdu:

“Ölüm, Adem oğlunun gerdanlığıdır; hanımların gerdanlığına (takılarına) benzer. Yakub’un oğlu Yusuf’u arzuladığı gibi, ben de ölenlerimi (Dedem Muhammed’i (s.a.a), Annem Fatıma’yı (s.a), Babam Ali’yi (a.s) ve kardeşim Hasan’ı (a.s)arzuluyorum.)”

Öldürülmem için seçilen yerde, bedenlerimizi parça- parça edecek kurtları (düşman askerlerini) görüyorum. Kaderin kalemi yazdığı şeyi değiştirmek mümkün değildir. Biz Ehl-i Beyt, Allah’ın kaderine razı olanlardanız; musibetlere karşı sabırlıyız. Resulullah (s.a.a)’ın et parçası, ondan ayrı yaşayamaz.

Biz, Hatire’i Kuds’ta (Berrin cennetinde) onunla birlikteyiz. O, bizimle sevinecektir. Şimdi, bizim için canını feda etmek isteyenler ve Allah’a kavuşmak için canından geçenler, benimle birlikte göç etmeğe hazırlansınlar. Zira Sahur vakti göç edeceğiz.”

Yine Seyyid Bin Tavus:

Hz. İmam Cafer-i Sadık buyurmuştur ki: “Şehitler efendisi Hz. Hüseyin, Mekke’den çıkmağa karar aldığı gün Muhammed-i Hanefi’ye, onun yanına geldi ve: “Küfe halkı, bildiğin gibi babana ve kardeşine hile yaptılar. Onlara yaptıklarını sana da yapabileceklerinden endişeleniyorum. Allah’ın saygın kıldığı Mekke’de kalmaya karar verirsen, aziz olursun, sevgi görürsün. Hiç kimse sana dokunmaz.” dedi.

Hz. Hüseyin:

“Yezidin (adamlarının) beni, Mekke’de terör ederek Allah’ın saygın kıldığı eve (Kâbe’ye) saygısızlık etmelerinden endişeleniyorum.” buyurdu. Muhammed  b. Hanefi’ye: “Öyleyse Yemen’e veya Badiye’ye taraf göç et. Oralarda, sana zarar dokunmaz.”dedi.

Hz. Hüseyin:

“Bu konuda düşünmem gerekir” buyurdu. Sabah olunca Muhammed, Hz. Hüseynin Mekke’den çıkışını işitti; koşarak geldi ve: “Ey kardeş! Dün akşam, sana söylediklerim hakkında düşüneceğine söz vermedin mi?” diye sordu. Hz. Hüseyin: “Evet” dedi. Muhammed b. Hanefi’ye: “Öyleyse, Mekke’yi terk etmenizin sebebi nedir?” dedi.

Hz. Hüseyin, ona:

“Sen, yanımdan ayrıldıktan sonra, Peygamber (s.a.a) yanıma geldi ve: “Ey Hüseyin! Mekke’den çık. Zira Allah seni, kendi yolunda öldürülmüş olarak görmek istiyor” buyurdu.

Muhammed Hanefi’ye:

“Ey Hüseyin! Madem kendin gidiyorsun, âileni niçin götürüyorsun?” diye sordu.

Hz. Hüseyin:

“Yüce Allah, âilemin esir olmasını dilemiştir.” dedi. Muhammed b.  Hanefi’ye gönlü yaralı ve ağlayarak Hz. Hüseyin’le vedalaştı.

Bazı sağlam kaynaklara göre:

“Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Zübeyr ve Abdullah b. Ömer, her üçü de Hz. Hüseynin yanına gittiler; onun Irak’a gitmesine engel olmaya çalıştılar ve bu konuda çok ısrar ettiler. Hz. Hüseyin, onlara yanıt verdi; onlar da geri döndüler.” deniliyor.

Ebul Ferec ve bazılarına göre:

“Abdullah b. Abbas, Hz. Hüseynin Mekke'de kalmasını, Irak’a gitmemesini istedi. Ve: “Ey Hüseyin! Küfe halkı, babanı şehit ettiler, kardeşini de yaraladılar; sana hile yapacaklarını sanıyorum. Onlar, sana yardım etmezler ve seni yalnız bırakırlar.” diyerek Küfelilerin iyi insan olmadıklarını bildirdi.

Hz. Hüseyin Abdullah’a:

“Bu Mektuplar, Küfelilerindir. Bu mektupta Müslim’indir. Müslim, onların bana biât ettiklerini, yazmıştır” dedi.

Abdullah b. Abbas:

“Kendin git, çocuklarını ve âileni götürme. Osman'ı öldürdükleri günü hatırlıyor musun? Onu, âilesi ve çocuklarının gözü önünde öldürmüşlerdi. Onun âilesinin perişan olduklarını görmedin mi?. Ey Hüseyin! Seni de, âilenin ve çocuklarının gözü önünde şehit edebilirler.” dedi.

Hz. Hüseyin, Abdullah’ın nasihatini kabul etmedi; âilesiyle birlikte Kerbela’ya gitti.

Hz. Hüseyin, Aşura günü olunca hanımların ve çocukların çadırlara girip- çıktıklarında ağladıklarını, cenazelere feryat ettiklerini, perişan hallerini görünce: “Allah’a and olsun ki, Abdullah b. Abbas doğru söylemişti.” buyurdu. Abdullah b. Abbas, Hz. Hüseyn'in Irak’a gitmesine engel olmayınca, ağlayarak vedalaştı. Sonra Abdullah b. Zübeyr’le karşılaşınca:

“Ey Zübeyr oğlu! Hüseyin, Mekke’yi terk etti. Hicaz yurdu sana kaldı. Artık hedefine kavuşursun.” diyerek onun vefasızlığını bildirdi.

Hz. Hüseyin, Mekke’den yeni ayrılmıştı. As oğlu Sâid oğlu Amr, kardeşi Yahya’yı onun gitmesine engel olmak için gönderdi. Yahya ve adamları, onun yanına vardılar ve: “Nereye gidiyorsunuz? Geri dönün.” diye ısrar ettiler. Hz. Hüseyin, onların isteklerini kabul etmedi. Yahya ve adamları, aşırı davrandılar; sonunda muharebe olmasından korktular ve geri döndüler.

Şeyh Müfid’in rivayetine göre:

 Şehitler sultanı Hz. Hüseyin Mekke’den ayrıldıktan sonra, amcası oğlu Abdullah b. Cafer mektup yazdı, oğulları Avn ve Muhammed’le Hz. Hüseyin’e gönderdi.

Mektupta:

“Bu yolculuktan dönmeniz için sizi Allah’a yemin veriyorum. Sizin için bu yolculuktan endişeleniyorum. Senin şehit olmandan ve âilenin de perişan olmalarından korkuyorum. Siz ölürseniz, yeryüzünün ışığı sönecektir. Çünkü siz bu gün, inananların önderi ve sığınağısınız. Hidayete erenlerin yol göstericisi ve dayanağısınız. Mektubun ardından ben de sizin yanınıza geleceğim.” yazılmıştı.

Cafer oğlu Abdullah mektubu gönderdikten sonra, Said oğlu Amr’ın yanına gitti. Onun, Hz. Hüseynin dönmesini sağlamasını ve dönüşü için güven mektubu yazmasını istedi.

Amr, Hz. Hüseynin dönmesi hususunda güven mektubu yazdı. Hatta iyilik ve ikram edeceğini de yazmıştı. Amr’ın güven mektubunu kardeşi Yahya, Avn ve Muhammed’le birlikte götürdü.

Abdullah b. Cafer oğulları Avn ve Muhammed-i gönderdikten sonra kendisi de Hz. Hüseynin yanına vardı. Onun geri dönmesini istedi, O: “Rüyamda Peygamberi (s.a.a) gördüm. Bir şeyin peşinde koşmamı emir buyurdu.” Onlar Hz. Hüseyin’e: “Gördüğün rüya nasıldı? diye sordular. Hz. Hüseyin:

“Şimdiye kadar kimseye söylemedim, Rabbime kavuşuncaya kadar kimseye de söylemem.” buyurdu. Cafer oğlu Abdullah, onun geri dönmesinden ümitsiz olunca:  “Ey Hüseyin! Oğullarım Avn ve Muhammed senin yanında kalsınlar, sana yardım etsinler; gerekirse senin yolunda cihat etsinler.” söyledi. Sonra Yahya'yla birlikte, üzüntülü bir halde geri döndü. Hz. Hüseyin yoluna devam etti.

Seyyid b. Tavus:

“Hz. Hüseyin yol esnasında, Küfe'den gelen Galib oğlu Bişr’le karşılaştı, ona: “Ey Bişr! Irak halkını nasıl buldun?” diye sordu. O: “Irak halkının gönülleri sizinle, kılıçları ise Ümeyye oğullarıyladır.” dedi. Hz. Hüseyin: “Doğru söyledin. Ancak Allah istediğini yapan ve dilediğine hüküm edendir.” buyurdu.

Şeyh Mufid’in rivayetine göre:

Hz. Hüseynin Irak’a çıktığını duyan Übeydullah b. Ziyad, onun yolunu kesmeleri için Hasin b. Numeyr’in komutasında büyük bir   orduyu Kadsiye’ye doğru çıkarttı.

Hasin b. Numeyr’in ordusu, Kadisiye’den Hifan’a ve Kutkutaniye’ye kadar her tarafı kuşatmıştı.

Hz. Hüseyin zat-ı ârak adlı duraktan hareket ettikten sonra Kays b. Müsehher’le bir mektup Küfelilere gönderdi. Başka bir rivayete göre; süt kardeşi olan Abdullah b. Yakter’le göndermiştir. İmam (a.s) bu mektubu gönderirken, Akil oğlu Müslim’in (r.a) şehit edilmesinden habersizdi.

Mektupta:

“Bismillahirrehmanirrehim; Bu, Ali oğlu Hüseyn'in Müslüman ve inanan kardeşlerine mektubudur. Allah’a hamd, Peygamber (s.a.a)’e selamdan sonra. Akil oğlu Müslim’in mektubunu aldım, mektupta: “Bize yardım için birleştiğinizi, düşmanlarımızdan hakkımızı almamızda yardımcı olacağınızı.” yazmıştır.

Allah’tan bize ihsanını tamamlamasını, size de iyi niyet, güzel âmel ve en iyi mükafatları nasip buyurmasını arzuluyorum. Zi’l Hicce ayının sekizinde Salı günü Mekke’den ayrıldığımı ve size doğru geldiğimi biliniz. Mektubumu aldığınızda bize yardım için birlik ve beraberliğinizi sağlayın ki, bir kaç gün sonra  yanınızdayım. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun” yazılıydı.

Müslim b. Akil (r.a)  şehit olmadan yirmi yedi gün önce, Hz. Hüseyin’e mektup yazmıştı. Küfelilerin onun yanında olacaklarını bildirmişti. Hatta Küfelilerden bir grup da mektup yazıp gönderdiler. Mektupta: “Ey Hüseyin! Yüz bin tane silahlı (kılıçlı) adam, sana yardıma hazırlar. Şialarına yardım için koş.” Yazmışlardı. Bu nedenle Hz. Hüseyin, yukarıdaki mektubunu yazmıştı.

Hz. Hüseynin mektubunu götüren elçisi, Kadisiye’ye ulaşınca Hasin b. Numeyr tarafından yakalandı. Numeyr oğlu, onu Ubeydullah’a teslim etti. Übeydullah, ona: “Sen kimsin”? diye sordu. O: “Ali Şialarından ve onun evlatlarındanım” dedi. Übeydullah: “Mektubu niçin yırttın”? diye sordu. O: “Mektubu okumaman için yırttım”dedi.

Ubeydullah: “Mektup kimindi? Ve kime götürüyordun”? diye sordu. O: “Hüseynin mektubudur. İsimlerini bilmediğim Küfelilerden bir kaç kişiye götürüyordum.” Deyince, Übeydullah sinirlendi ve: “Ya mektubu götürdüğün insanların isimlerini söyleyeceksin ya da minbere çıkıp Hüseyin’e, babasına ve kardeşine küfür edeceksin. Yoksa seni, parça-parça ederim”diyerek tehdit etti.

Hz. Hüseynin elçisi:

“Mektubu götürmek istediğim insanların isimlerini söylemem. Fakat ikincisini kabul ediyorum” dedi. Bu nedenle onu camiye götürdüler. O, halka hitaben: Allah’a hamd-u senadan sonra, inananların âmiri Hz. Ali’ye, Hz. Hasana ve Hz. Hüseyin’e selam gönderdi. Ubeydullah’a, babası Ziyada ve Ümeyye oğullarının yandaşlarına lânet okudu. Ve sonra: “Ey Küfe halkı! Ben, Hüseynin size elçisiyim. Hüseyin’e yardım etmek isteyenler hazır olsunlar.” Dedi. Durumu Ubeydullah b. Ziyad’a bildirdiler. Ubeydullah, onun Kasrın üzerinden aşağı atılmasını emretti. O, şehitlik makamına ulaştı.

Başka bir rivayete göre: “Kasr dan aşağı atılınca kemikleri kırılmıştı. Abdulmelik b. Umeyr isimli bir melûn, onu şehit etti.” Deniliyor.

Şeyh Abbas Kummi:

“Hz. Hüseynin bu elçisi, soylu ve yiğit insandı. Ehlibeyt yolunda hizmeti çoktu. Onun şehit olmasını duyan Hz. Hüseyin ağladı, göz yaşı döktü ve: “Fe minhum men kaza nahbehu ve minhum men yentezir” ayetini okudu.” Diyor.

Şeyh Müfidin rivayetine göre:

Hz. Hüseyin Hacir’den Irak’a hareket ediyorlardı ki Arap sularından (güzel) bir suya yaklaştılar. Abdullah b. Mutiâ Hz. Hüseyin’in geldiğini görünce, onu karşılamaya gitti. Hz. Hüseyin’e :

“Babam ve annem sana feda olsun. Bu memlekete gelmenin sebebi nedir?” diye sordu.

Hz. Hüseyin : “Muaviye ölünce, Irak halkı bana mektup gönderdiler. Beni dâvet ettiler” buyurdu.

Abdullah b. Mütiâ:

“Ey Hüseyin! Ölümle karşı karşıya gelerek İslam’ın, Kureyş’in ve Arapların saygınlığının yitirilmesine sebep olmaman için seni, Allah’a yemin veriyorum. Çünkü sana hürmet, İslam’a hürmettir.

Allah’a and olsun ki, Ümeyye oğullarının saltanatını ellerinden almak istersen, seni öldürürler. Seni öldürürlerse, Müslüman kanı akıtacaklar ve Müslüman kanını akıtmaktan da sakınmayacaklar. Küfeye gitme; Ümeyye oğullarına da bulaşma.” Dedi.

Hz. Hüseyin, Abdullah’ın sözlerini dinledikten sonra: “LEN YUSİBENA İLLA MAKEBELLAHU LENA” âyetini okudu.

Übeydullah Küfe’den Şam’a ve Basra’ya kadar, yolları kontrol altına almıştı. Küfe, Basra ve Şam yolları kapatılmıştı; giriş çıkışlar yasaktı; hiç bir haber sızdırılmıyordu. Bu nedenle Hz. Hüseyin, Küfede ki olaylardan habersizdi. Yollarına devam ediyordu. Yol esnasında bir grupla karşılaştı, onlara: “Küfeden haberiniz var mı?” diye sordu. Onlar:

“Allah’a and olsun ki, Küfeden haberimiz yoktur. Fakat yollar kapatılmıştır. Giriş, çıkışlar yasaktır.” Dediler.

Bazı Rivayetlere göre:

Fazara ve Buceyle kabilelerinden bir grup insan: “Zuheyr b. Kays’ın rehberliğinde Mekkeden dönüşümüzde Hz. Hüseyin’le karşılaşmak için onun durduğu vakit, biz hareket ediyorduk. Onun hareket ettiği vakit, biz dinlenmek için duruyorduk. Nihayet duraklardan birinde o bir tarafta, bizlerde başka bir tarafta dinleniyorduk.

Hz Hüseyin’in elçisi geldi ve: “Ey Zuheyr! Hz. Hüseyin, seni sesliyor” dedi. Biz yemek yiyorduk. Zuheyr ve bizler şaşkın -şaşkın ne yapacağımızı düşünüyorduk... Zuheyr’in hanımı Dilham, Zuheyr’e:

Subhanâllah, Peygamber (s.a.a)’in oğlu, seni davet ediyor. Ve sen düşünüyor sun! Kalk, git. Hüseyin’in buyruğunu öğren.” Dedi.

Zuheyr, Hz. Hüseyin’in huzuruna vardı. Kısa bir müddet sonra sevinçli bir halde, güler yüzle döndü. Çadırının çıkartılıp Hz. Hüseyin’in çadırının yanına kurulmasını emretti. Sonra hanımına dönerek: “Sana zarar gelmemesi için, geri dön. Yakınlarının yanına git. Benim vasıtamla sana zarar gelmemesini istiyorum. Bu hususta özgürsün.” Dedi.

Seyid b. Tavus’un Rivayetine göre:

Zuheyr, hanımına: “Hüseyin’in yanında olmaya karar verdim. Onun yolunda canımı feda edeceğim” dedikten sonra hanımının mihrini ödedi ve onu yakınlarına ulaştırmak için, amca zadelerinden birine teslim etti...

Zuheyr’in hanımı Dilham vedalaşırken ağlıyordu ve “Allah senin işini kolay kılsın. Kıyamet günü Hüseyin’in ceddi’nin (Hz. Muhammed’in) yanında beni hatırla.” Diyordu.

Zuheyr, arkadaşlarıyla vedalaşırken: İsteyen benimle gelebilir, isteyen de kalabilir.” Dedi; onlardan ayrılıp Hz. Hüseyin’in yanına gitti.

Tarihçilerin bazıları: “Zuheyr’in amcası oğlu Selman b. Mezarib b. Kays; onunla birlikte Hz. Hüseyin’in safına katılmıştır. Kerbala da Aşura günü öğle vaktinde şehit olmuştur. (Allah her ikisine de rahmet eylesin). Diyorlar.

Şeyh Müfid’in (r.a) Rivayetine Göre:

Abdullah b. Salman ve Münzir b. Müşmiâl:  “Biz, Hac farizalarını yaptıktan sonra, Hz. Hüseyin’e kavuşmak için aceleyle döndük. Onun sonunun nasıl olacağını merak ettiğimizden, onunla birlikte olmak istiyorduk. Sâlebiye’ye yakın Zarud adlı bir yerde, Hz. Hüseyin’le karşılaştık. Küfe’den gelen birini gördük. O, Hz. Hüseyin’i görünce yolunu değiştirdi. Hz. Hüseyin, bir miktar onu bekledi, sonra yoluna devam etti.

Biz: “Bu adamı görelim, Küfe olaylarını ondan öğrenelim.” Dedik. Hızlı bir şekilde gittik, onun yanına vardık, selam verdik. Ona: “Hangi kabileden sin?”diye sorduk.

O: “Beni Esat kabilesindenim” deyince biz: “Aynı kabiledeniz” dedik. Tanıştıktan sonra, Küfenin olaylarını sorduk. O:

“Gelmeden önce Müslim b. Akil ve Hani b. Urvenin öldürülmüş olduklarını gördüm, onların ayaklarından tutarak sokaklarda gezdiriyorlardı.” Dedi. Biz, o adamın yanından ayrıldık; Hz. Hüseyin’in ordusuna katıldık. Akşam olunca Salabiye’ye vardık. Hz. Hüseyin, dinlenmek için orada durakladı.

Biz, Hz. Hüseyin’in yanına vardık. Ve: “Sana bir şey söylemek istiyoruz. Herkesin yanında mı söyleyelim? Yoksa yalnızca size mi söyleyelim? Diye sorduk.

Hz. Hüseyin:

“Ben, bu dostlarımdan gizli saklı bir şey yapmam. Apaçık söyleyin.” Buyurdu.

Biz, o korkunç haberi; Müslim ve Hani’nin öldürülmelerini anlattık. Hz. Hüseyin, bu haberi işitince hüzünlü-hüzünlü: “İNNA LİLLAH VE İNNA İLEYHİ RACİUN” ‘Biz Allah’tanız ve dönüşümüz de O’nadır.’ Âyetini okudu.

Biz, Hz. Hüseyin’e: “Ey Peygamber oğlu! Küfe halkının sizin yanınızda olması mümkün değil. Geri dönmenizi ve bu yolculuğu terk etmenizi rica ediyoruz.” Dedik.

Hz. Hüseyin, Akil oğullarına: “Geri dönmek için, ne düşünüyorsunuz? Müslim şehit olmuştur.” Diye sordu.

Onlar: “Biz, Müslim’in intikamını almayınca veya onun ulaştığı şehitlik makamına ulaşıncaya kadar dönmeyiz.” Dediler. Hz. Hüseyin, bize taraf döndü ve: “Bu olaylardan sonra, dünya yaşamının hayrı yoktur.” Buyurdu. Biz, Hz. Hüseyin’in gideceğini anladık ve: “Allah, sizin için hayırlı olanı nasip buyursun” dedik. Hz. Hüseyin, bizim için hayır duâsı etti.

Hz. Hüseyin’in Ashabı:

“Ey Hüseyin! Senin olayın, Akil oğlu Müslim’den farklıdır. Küfeye varırsan, sana yardım için onların koşmaları umulur.” Dediler. Hz. Hüseyin, sustu ve yanıt vermedi. Zira o, olacakları biliyordu.” Diyorlar.

Seyyid b. Tavus:

“Hz. Hüseyin, Müslim’in şehit edilmesini işitince ağladı ve: “Allah rahmet etsin Müslim’e. O Ravh, Reyhan, Cennet ve Rızvan’a doğru gitti. O, vazifesini yaptı. Bizim vazifemiz ise kaldı. “ buyurdu. Sonra dünya’nın vefasızlığı, ahiretin kalıcılığı, şehit olmanın üstünlüğü vs. hususunda şiirler okudu. Allah’ın rızasını kazanmak için canlarını feda ederek şehit olmanın üstünlüğünü hatırlattı.” Diyor.

Tarihçilerden Bazıları:

Müslim’in on üç yaşında kızı vardı. Hz. Hüseyin’in kızları ile yaşıyordu. Gece-gündüz onlarla beraberdi. Müslim’in şehit olmasını duyan Hz. Hüseyin, onun kızını sesledi; ona ilgi ve alaka gösterdi.

Kız:  “Ey Peygamber oğlu! Babasızlara ve yetimlere yapılması gereken ilgiyi bana gösteriyorsun. Yoksa babam Müslim-i şehit mi ettiler? Deyince Hz. Hüseyin ağlayarak: “Üzülme, Müslim olmasa ben, senin babanın yerindeyim. Bacım Zeyneb senin annen, kızlarım senin kız kardeşlerin, oğullarım da kardeşlerindir.” Buyurdu.

Müslim’in kızı feryat ederek ağlıyordu. Oğulları başlarındaki sarıkları çıkarttılar ve ağladılar. Çadırda bulunan Ehlibeyt mensuplarının tamamı Müslim’in şehit olmasından hüzünlü idiler.”

Şeyh Kuleyni (r.a)nin rivayetine göre:

Hz. Hüseyin, Sâlebiye’ye varınca birisi onun yanına geldi. Hz. Hüseyin, ona: “Nerelisin? Diye sordu. O: “Küfe şehrindenim... diye yanıt verince Hz. İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Medine de iken yanıma gelmiş olsaydın, Cebrail’in ayak izini sana gösterirdim. Cebrail’in nereden girdiğini ve ceddim (Hz. Muhammed)’e vahyi nasıl ulaştırdığını.... ilim- irfan çeşmesi olan ev sahibi bizleri Allah’ın dininden habersiz olmamız mümkün mü? Başkalarının İlâhi ilimlere sahip olmaları ve bizlerinde o İlahi ilimlerden uzak olmamız imkansızdır. Zira bizim evimizde vahiy olurdu.”

Seyyid b. Tavus’a göre:

“Hz. Hüseyin, ikindi vakti olunca Sâlebiye’ye ulaştı; azıcık uyuduktan sonra kalktı ve: “Rüyamda bir meleğin: “Siz, gidiyorsunuz. Oysaki ölüm sizi, cennete dâvet ediyor” diye nidâ ettiğini gördüm”dedi.

Hz. Hüseynin oğlu Zeynelabidin (a.s) : “Ey baba! Biz, hak üzere değil miyiz?”diye sordu.

Hz. Hüseyin: “Evet, biz hak üzereyiz. Bütün kulların dönüşü de Allah’adır” buyurdu.

Hz. Zeynelabidin: “Hak yolunda olduğumuza göre neden korkalım?” deyince Hz. Hüseyin: “Ey yavrum! Allah, sana iyilik versin. Canım sana kurban ey oğul!”buyurdu. sonra geceyi orada kaldılar.

Sabah olunca Küfe halkından Ebahire adlı birisi geldi, selam verdi ve: “Ey Peygamber oğlu! Allah’ın evinden (Kabeden) ve ceddin Hz. Muhammed (s.a.a) şehrinden (Medineden) ayrılmanıza ne sebep oldu?” diye sordu.

Hz. Hüseyin, Ebahire’nin sorusuna karşı: “Ümeyye oğullarının mallarımıza el koymalarına, bize saygısızlık yapmalarına sabrettik. Kanımızı akıtmak istediler, bizlerde kaçtık. Allah’a and olsun ki bu günah ehli ve zorba millet, benim kanımı akıtmak istediler. Yüce Allah bunlara, zillet ve perişanlık giysisini giydirecektir. İntikamımızı, onlardan alacaktır. Yüce Allah bunları perişan edecek grubu, bunlara musallat edecektir. Bunların mallarını yağma edecekler ve kanlarını akıtacaklar” buyurdu.

Şeyh Müfidin rivayetine göre:

Geceyi Sâlebiye de geçirdiler. Sahur vakti olunca Hz. Hüseyin, adamlarına:

“Yanınızda su bulundurun, suya ihtiyacımız olacaktır...” buyurdu. Yollarına devam ettiler. Zubale’ye varınca Abdullah b. Yakter’in şehit olmasını haber aldılar. Hz. Hüseyin, Abdullah’ın şehit olması üzerine dostlarının bir araya gelmelerini emretti, bir kağıt istedi. İmam (a.s) şöyle yazdı:

“Bismillahirrehmanirrehim: Akil oğlu Müslim’in, Urve oğlu Hâni’nin ve Yakter oğlu Abdullah’ın şehit olmalarını duyduk. Bizim dostlarımız, yardım ellerini çektiler..... İsteyen herkes ayrılıp gidebilir...”

Hz. Hüseyin’in bu beyanı üzere, dünya malında gözü olanlar ve menfaatçiler ayrılıp gittiler. Hz. Hüseyin’in âilesi, yakınları ve imanları kamil olanlar, onu terk etmediler. Sabah olunca Zubale’den ayrıldılar. Betn-i Akebe’ye vardılar. Akabe de dinleniyorlardı ki Akrame oğullarından birisiyle karşılaştılar.

O yaşlı adam Hz. Hüseyin’e: “Nereye gidiyorsunuz”? diye sordu. Hz. Hüseyin: “Küfeye gidiyoruz....” deyince o: “Ey Hüseyin! Ey Peygamber (s.a.a)’in oğlu! Geri dönmen için seni Allah’a yemin veriyorum. Allah’a and olsun ki mızraklara, kılıçlara ve oklara doğru gidiyorsun....” dedi.

Hz. Hüseyin, ona: “Senin söylediklerini biliyorum. Fakat Allah’ın emrine uymak farzdır. Yüce yaratıcı olan Allah’ın taktiratı olmalıdır....” buyurdu. Hz. Hüseyin devamen: “...Allah’a and olsun ki düşmanlarım beni terk etmezler. Nihayet kanımı akıtacaklar, beni şehit edecekler. Yüce Allah beni öldürenlere, onları perişan edecek insanları musallat edecektir.” Buyurdu.

 

         HZ. HÜSEYİN HÜRR ŞEHİTLE KARŞILAŞMASI:

Şehitlerin efendisi Hz. Hüseyin ve dostları, Betn-i Akabeden çıktılar, Şerafa vardılar. Geceyi orada dinlendiler; sahur vakti olunca, oradan çıktılar, yanlarına bol miktarda su aldılar. Öğleye kadar yollarına devam ettiler.

Yol esnasında Hz. Hüseyin’in Ashabından birisi: “Allahu Ekber” diyerek tekbir getirdi. Hz. Hüseyin de tekbir getirerek Ona: “Ne gördün?” diye sordu. O: “Uzaklarda hurma ağaçları mı var?” deyince diğer sahabeler:

“Allah’a and olsun ki buralarda hurma ağaçları olmaması gerekir.” Dediler. Hz. Hüseyin: “İyi dikkat edin. Bir şeyler görebilir misiniz?” buyurdu. Ashab:

“Allah’a and olsun ki atların başları görünüyor...” dediler. Hz. Hüseyin: “Evet, bende sizin gördüklerinizi gördüm” buyurdu. Sonra o bölgede Zu Hasm adlı bir dağ vardı; o dağın soluna doğru yön değiştirmelerini emir buyurdu.

 Zira o atlılar, düşman askerleriydi. Hz. Hüseyin ve adamları o dağda dinlenmek için durdular; aynı zamanda o dağı kendilerine sığınak ve siper edindiler.

Bir müddet sonra Hürr b. Yezid-i Tamimî, bin tane atlı askerle birlikte Hz. Hüseyin’in yanına doğru geldiler. Hürr, adamları ve atlar çok susamışlardı.

Hz. Hüseyin ve adamları kılıçlarını çekerek onların karşılarında durdular. Cömertlik ve yiğitlik sembolü olan Hz. Hüseyin, onların ve atlarının susuz  olduklarını görünce; dostlarına, onlara su vermelerini emir buyurdu. Hz. Hüseyin’in adamları, Hürr’e, adamlarına ve atlarına su verdiler.....

Ali b. Tâ’an-ı Muharib-i:

“Ben, Hürr’ün ordusunun sonun da idim. Devem de kendim de susamıştık. Hz. Hüseyin, benim ve devemin susuzluğunu görünce: “Ey kardeş oğlu! Deve’yi durdur” dedi. Sonra suyu bana verdi ve: “Al su iç” dedi. Ben yorgundum, suyu içince su dökülüyordu. Hz. Hüseyin, suyun zayi olmaması ve benim suyu rahat içmem için, kendisi suyu tuttu, bende suyu içtim...” diyor.

Hürr, Hz. Hüseyin’e muhalefet etmiyordu. Öğle namazı için Hz. Hüseyin Haccac b. Masruk’un ezan vermesini istedi. Haccac, ezan okudu. Hz. Hüseyin ezan ile ikamet arasında kısa bir konuşma yapmak için ayağa kalktı, her iki ordunun arasında durdu; önce Allah’a hamd-u sena etti ve:

“Ey insanlar! Sizler çeşitli, değişik mektuplar ve elçiler gönderdiniz. Mektuplarınızda: “Muhakkak gelmelisin.... Önderimiz ve yol göstericimiz yoktur. Sizin varlığınızla hak ve hidayet üzere toplanmanız umulur...” diye yazmıştınız. Ben, size gelmek için yola çıktım; şimdi sizin yanınızdayım.... Eğer sözünüzün üzerinde iseniz ahdinizi tazeleyin, beni de rahatlatın... Şayet sözünüzden dönmüş iseniz ve benim gelmemden hoşlanmadıysanız, o zaman geri dönmeme izin verin...” buyurdu.

Hürr ve adamları sustular, cevap vermediler. Hz. Hüseyin ikame söylenmesi için müezzini sesledi ve Hürr’e: “İstiyorsan sende adamlarınla birlikte namaz kıl” buyurdu. Hürr: “Ben senin arkanda namaz kılmak istiyorum....” dedi. Hz. Hüseyin, namaza durdu. Her iki ordunun adamları da onun arkasında namazlarını kıldılar. Sonra her  ordu kendi yerine geçti.

Havanın aşırı sıcak olması sebebiyle her iki tarafın adamları, atların gölgelerinde oturmuşlardı. İlkindi vakti olunca, Hz. Hüseyin, göç etme hazırlığının yapılmasını emir buyurdu. Birisi: “Ey Hüseyin! İlkindi namazının vaktidir” diye seslendi. Hz. Hüseyin ayağa kalktı, aynı şekilde namazı kıldı. Namazı müteakiben Hürr ve adamlarına hitaben: “Allah’tan korkun. Allah’ın sizlerden razı olması için hak sahiplerinin haklarına saygılı olun. Biz, Peygamber’in (s.a.a) Ehlibeytiyiz. Liderlik kendilerinin olmadığı halde liderlik yapanlardan ve aranızda zorbalıkla yönetici olanlardan daha çok, biz Ehlibeyt buna layık insanlarız. Cahillik ve sapıklık üzere devam etmek istiyorsanız, sözünüzden dönmüş, iseniz, benim geri dönmemde sakınca yoktur...” buyurdu.

Hürr:

“Allah’a and olsun ki söylediğiniz elçilerden ve mektuplardan haberim yoktur....” dedi. Hz. Hüseyin, Ukbe b. Sena’ân’a mektup dolu çuvalı getirmesini emir buyurdu. Ukbe, Küfelilerin mektupları ile dolmuş olan çuvalı getirdi. Hür mektupları görünce: “Ben, size mektup yazanlardan değilim.... Küfeye kadar sizlerden ayrılmamakla ve sizi Ziyad oğlu Ubeydullah’ın yanına götürmekle görevliyim...” dedi.

Hz. Hüseyin, Hürr’ün bu sözlerine sinirlendi: “Böyle düşündüğün için ölüm sana çok yakındır” buyurdu. Sonra âilesinin binmelerini, dostlarının geri dönüş yapmalarını emir buyurdu. Fakat Hür ordusu ile birlikte, onların geri dönmelerine engel oldu, yollarını kesti. Hz. Hüseyin, Hürr’e: “Senin hedefin nedir?” diye sordu. O: “Seni, Ubeydullah’ın yanına götürmem gerekir” deyince,

Hz. Hüseyin:

“Ben, senin söylediklerini yapmam....” buyurdu. Hür: “Bende senin yanından ayrılmam...” dedi. Hz. Hüseyin ile Hür arasında sözlü tartışma biraz daha devam etti.

Hür: “Seninle savaşmakla görevli değilim. Fakat seni Küfeye götürünceye kadar, senin yanından ayrılmamakla görevliyim.... Madem ki Küfeye gitmek istiyorsan, o zaman Küfeye gitmemek ve Medine’ye de geri dönmemek şartı ile başka bir yol seç... Ey Hüseyin! Senin gibi büyük bir şahsiyetle savaştan uzak olmam için Ubeydullah’a bu hususta bir mektup yazıp durumu bildirmeliyim...” dedi.

Hz. Hüseyin, Kadsiye’den Âzib’e doğru hareket etti. Hür ve adamları da onun yakınından giderek, onu tâkip ettiler. Nihayet âzib’e vardılar. Bu esnada Küfeden gelen dört kişi, Hz. Hüseyin’in safına geçtiler.

Hür: “Bunlar Küfeden gelmişler. Ya tutuklamalıyım veya Küfeye geri göndermeliyim” dedi.

Hz. Hüseyin:

“Bunlar, benim yardımcılarım oluyorlar. Benimle birlikte gelenler gibidirler. Bunları, kendimi koruduğum gibi korumalıyım... yoksa savaşa dahi hazırım...” buyurdu. Hür, onlara dokunmaktan sakındı. Hz. Hüseyin Küfe olaylarını sorunca, onlardan Macmâ b. Abdullah:

“Küfenin büyükleri rüşvet olarak çuvallarını doldurmuşlar. Onlar, sana zulüm yapmakta birlik olacaklar. Diğer halk ise gönülleri seninle, kılıçları da düşmanlarınladır...” dedi.

Hz. Hüseyin:

Kays b. Müsehher-i Küfeye elçi olarak gönderdim. Onun hakkında haberiniz var mı?” diye sordu.

Onlar:

Hasin b. Numeyr, Kaysi tutuklayıp Ubeydullah’a gönderdi. Ubeydullah onu, sana, babana ve kardeşine lânet okumaya zorladı. Kays sana, babana ve kardeşine selam gönderdi. Ubeydullah’a, babasına ve Umeyye oğullarının yandaşlarına lânet okudu. İnsanları, sana yardımcı dâvet etti. Senin geleceğini bildirdi. Ubeydullah, onun Kasr’dan aşağı atılmasını emretti. Kays’ı böylece öldürdüler...”. Kays b. Müsehher’in şehit olmasını öğrenen Hz. Hüseyin göz yaşı dökerek:

“Allahumme ic’âllena velehum-ul cennete nuzulen vecmâ beynana ve beynehum fi müstakarrin min rahmetike.... “Allah’ım! Bizimle onların yerlerini cennet et. Bizi ve onları rahmetinde karar kıl...” diyerek duâ etti.

Tarmah, Hz. Hüseyin’e:

“Senin adamların azdır. Hür ve adamları sana karşı savaşırlarsa, onların yeterli olacaklarını sanırım. Oysaki ben Küfe’den çıkmadan bir gün önce, büyük bir ordunun şehrin dışında eğitim gördüğünü, onların ne yaptıklarını sorduğum da bana:

“Bunlar, eğitim görüyorlar. Hüseyin’le savaş yapmağa hazırlanıyorlar...” söylendi.

Ey Hüseyin! Şimdiye kadar öyle büyük bir orduyu görmemiştim...” dedi.

Tarmah devamen:

“Ey Peygamber oğlu! Küfeye yaklaşmaman için seni Allah’a yemin veriyorum. Allah’ın seni düşmanın hilesinden korumasıyla, uygun bir sığınak istiyorsan Eca dağına yaklaşalım. Eca ve Salemi dağlarının yakınlarında Tayy kabilesi yaşıyor.

Ey Hüseyin! Ben Tayy kabilesinde sözü dinlenen insanım. Tayy kabilesinin yirmi bin kılıçlı adamı var. Onları, sana yardım için getireyim.

Ey Hüseyin! Allah’a and olsun ki, biz Tayy kabilesi, Arapların ve Acemlerin, Noman b. Münzir’in, Humeyr Padişahların saldırılarına karşı Eca dağına sığındığımız vakit, hiç kimseden zarar görmüyoruz; orası iyi bir sığınaktır....” dedi.

Hz. Hüseyin:

“Allah, sana ve milletine hayır ihsan etsin. Ey Tarmah! Bizimle bu millet arasında, dönüşü mümkün olmayan bir ‘MAKALE’ vardır....sonucumuzun ne olacağını da bilmiyoruz...” buyurdu.

Tarmah, âilesine yiyecek götürüyordu. Hz. Hüseyin’le vedalaştı. Evine gittikten sonra, Hz. Hüseyin’e yardım için geri döneceklerini bildirmişti.

Tarmah, evine gittikten sonra adamlarıyla birlikte, Hz. Hüseyin’e yardım için yola çıktılar. Azib-i Hicanat’a vardıklarında Sema’â b. Bedr’le karşılaştılar. Sema’â, Hz. Hüseyin’in şehit olmasını bildirince, Tarmah ve adamları geri döndüler.

Hz. Hüseyin ve dostları, Azib-i Hicanat’tan çıktıktan sonra Beni Makatil’e vardılar; orada dinlenmeye karar verdiler. Hz. Hüseyin, orada çadırların olduğunu görünce: “Bu çadırlar da kimindir” diye sordu. Çadırların Ubeydullah b. Hürr-ü Câfi’nin olduğunu söylediler. Hz. Hüseyin’in elçisi, Ubeydullah’ın yanına gitti, selam verdi ve onu İmam (a.s)’ın yanına dâvet etti.

Ubeydullah b. Hürr:

“İNNA LİLLAH VE İNNA İLEYHİ RACİUN; Allah’a and olsun ki, Küfeden çıkmamın sebebi, Hüseyin’in Küfede olacağı vakit, benim orada bulunmamdı.... Allah’a and olsun ki, onun beni görmesini ve benim de onu görmemi istemiyorum...” dedi.

Hz. Hüseyin’in elçisi geri döndü; Ubeydullah b. Hürr’ün söylediklerini anlattı. Hz. Hüseyin’in kendisi onun yanına gitti, selam verdi, onun yanında oturdu ve onu kendisine yardım’a dâvet etti.

Ubeydullah, bir önceki sözleri söyleyerek Hz. Hüseyin’in davetini kabul etmedi. Hz. Hüseyin:

“Madem ki bize yardım etmiyorsun, öyleyse Allah’tan kork ve bize karşı gelmekten sakın... Allah’a and olsun ki bizim mazlumiyetimizi, mağduriyetimizi duyan herkes, yardımcı olmazsa, Allah zelil ve perişan edecektir....” buyurdu.

Hz. Hüseyin, Ubeydullah’ın yanından ayrıldı; çadırına döndü. Sahur vakti olunca, gençlerin su vs.... hazırlamalarını, göç hazırlığı yapmalarını emir buyurdu. Sahur vakti olunca, Beni Makatil’den ayrıldılar.

Ukbe b. Sem’ân:

“Beni Makatil’den ayrıldıktan bir saat sonra, Hz. Hüseyin atının üzerinde azıcık uyuduktan sonra kalktı ve: “İNNA LİLLAH VE İNNA İLEYHİ RACİUN ELHAMDULİLLAHİ RABBİL ALEMİN” ‘Biz Allah’tanız dönüşümüzde Allah’adır. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun’ dedi. Bu duâ’yı iki veya üç defe okudu.

Hz. Zeynel Abidin, Hz. Hüseyin’e:

“Bu duâ’yı okumanın sebebi var mı?” diye sorunca, Hz. Hüseyin: “Ey yavrum! Uyumuşum, rüyamda birinin: “Bunlar, ölüme gidiyorlar. Ölüm de bunlara doğru geliyor” dediğini gördüm. Bu rüya, bizim ölümümüzün yakın olduğunu gösteriyor...” buyurdu.

Hz. Zeynel Abidin:

“Ey baba! Allah kötü olayları sizden uzak tutsun. Acaba biz, hak yolunda değil miyiz?” diye sordu.                    

Hz. Hüseyin:

“Evet, biz hak yolundayız” buyurdu.

Hz. Zeynel Abidin:

“Hak yolunda olduğumuza göre, ölümden korkmamıza gerek yoktur” dedi. Hz. Hüseyin, oğlu Zeynelabidin hakkında hayır duâ’sı etti” diyor.

Sabah namazını kılmak için durdular; namazı kıldıktan sonra yollarına devam ettiler. Hz. Hüseyin, Küfeye girmemek için bazen yollarını sağa-sola değiştirmeği emir buyuruyordu. Fakat Hür ve adamları, onları tâkip ediyorlardı ve Küfeye doğru götürmeğe çalışıyorlardı. Bu esnada bir atlının hızlı bir şekilde geldiğini gördüler. Küfeden gelen bu adam Hz. Hüseyin’e selam vermeden geçti; Hür ve yandaşlarına selam verdi. Yanında getirdiği mektubu Hürre verdi. Mektup Übeydullah tarafından gönderilmişti. Hür, mektubu aldı okudu.

Mektupta:

“Hüseyin’in işini zorlaştır. Gönderdiğim elçi geldikten sonra, Hüseyin’i suyu olmayan çöle doğru götürmeğe çalış. Gönderdiğim elçinin senin yanında kalmasını, senin yanından ayrılmamasını, sonra senin yaptıklarını bana bildirmesini, ona emrettim...” yazılıydı. Hür mektubu, Hz. Hüseyin’e ve dostlarına okudu. Bulundukları yer zaten susuz ve çöldü. Hür Hz. Hüseyin ve adamlarının aynı yerde durmalarını istedi. Her tarafı kuşattı. Yollar kesildi.

Hz. Hüseyin, Hürre:

“Şu yakında bulunan Neynava  veya “Gasiriye köyüne gitmemize müsaade et. Zira orada su vardı...” buyurdu.

Hür:

“Allah’a and olsun ki, Ziyad oğlu Übeydullah’ın emrinden ayrılmam. Üstelik onun bu elçisi yanımda bulunuyor. O, benim yaptıklarımı Übeydullah’a bildirmekle görevlidir...” dedi.

Zuheyr b. Kays, Hz. Hüseyin’e:

“Ey Peygamber oğlu! Hür ve adamlarıyla savaşmamıza müsaade et. Bunlarla savaşmak, kolaydır. Sonra büyük ordular gelecektir; bizim onlarla savaşmamız zor olacaktır...” diyerek izin istedi.

Hz. Hüseyin:

“Savaşı bizim başlatmamız, hoş olmaz...” buyurdu.

Seyyid b. Tavus’un rivayetine göre:

“Übeydullah’ın mektubu ve elçisi, Hürre ulaştığı an onlar, Azib-i Hicanat’ta idiler. Hür, mektubu okuduktan sonra Hz. Hüseyin ve adamlarına karşı sert davrandı. Hz. Hüseyin dostlarının bir araya toplanmalarını istedi; ayağa kalktı, hutbe okudu. Allah’a hamd-u senadan sonra:  “İşimizin zor olduğunu görüyorsunuz. Dünya, bize karşı yüz çevirmiştir. Yaşamımızın son anlarıdır. İnsanlar hak yolunu terk etmişler, batılda birlik olmuşlar. Allah’a ve âhirete inanan, dünyanın esiri olmaz. Yaratıcısına aşık olur. Hak yolunda şehit olmak, ebedi mutluluktur. Zalimlerle birlikte olmanın, inananlara kötülük yapmanın sonu kötü olur...” buyurdu. Hz. Hüseyin’in bu beyanı üzerine Zuheyr b. Kays ayağa kalktı ve:

“Ey Peygamber oğlu! Buyruğunuzu dinledik. Dünyanın fani olduğunu biliyoruz. Eğer dünya kalıcı ve ebedi olsaydı yine de seninle birlikte öldürülmeği tercih ederdik...” dedi.

Sonra Nafii b. Hilal ayağa kalktı ve:

“Biz, Allah yolunda öldürülmekten korkmuyoruz. Yolumuzdan ayrılmayız. Ey Hüseyin! Senin dostlarına dostuz, düşmanlarına da düşmanız...” dedi.

Ve sonra Barir b. Hazir ayağa kalktı ve:

“Ey Peygamber oğlu! “Senin huzurunda savaşmayı ve senin yolunda bedenlerimizin parça- parça olmasını yüce Allah bize nasip buyurarak, bize büyük minnet koyacaktır. Kıyamet günü ceddin (Hz Muhammed’in) bize şefaat eylesin...” dedi.

       HZ. HÜSEYİN’İN KERBELAYA GİRİŞİ:

Hicri altmış bir yılında, muharrem ayının ikinci günü idi, Hz. Hüseyin Kerbelaya vardı.

Hz. Hüseyin, Kerbelaya varınca:

“Buranın adı nedir? Diye sordu. “Kerbela”dır dediler. Hz. Hüseyin, Kerbela adını işitince: “Allahümme âuzu bike min’el kerb ve’l bela- Allahım! Kerb ve beladan sana sığınıyorum” diyerek duâ etti. Sonra:

“Burası musibet ve sıkıntı yeridir. Çadırlarımızı buraya kurmalıyız.... Burası kanımızın akıtılacağı yerdir. Mezarlarımız burada olacaktır. Ceddim Resulullah (s.a.a) bunları bana bildirmişti...” dedi.

Hz. Hüseyin ve sahabeleri, Kerbela denilen çölde, çadırlarını kurdular. Hür ve adamları da başka bir tarafta çadırlarını kurdular.

Bir gün sonra Ömer b. Sâd, dört bin atlı askerle Kerbelaya geldi. Hz. Hüseyin’in çadırının karşısında ikamet ettiler.

Ebu’l Ferec’in rivayetine göre:

“Ubeydullah, Ömer b. Sâd’ı Kerbela’ya göndermeden önce, Rey şehrinin valiliğini ona verdi; onu Rey şehrinin valiliğine atadı.

Hz. Hüseyin’in Irak’a geldiğini duyan Ubeydullah b. Ziyad, Ömer b. Sâd’a bir elçi gönderdi ve: “Önce Hüseyin’le savaşa git. Onu öldür. Sonra Rey şehrine git...” diye emir vermişti.

Ömer b. Sâd, Ubeydullah’ın yanına gitti ve: “Ey Şerif! Beni, Hüseyin’le savaşmaya gönderme...” diyerek rica etti.

Ubeydullah: “Göndermiyorum... fakat Rey şehrinin valiliğini de sana vermem...” dedi.

Ömer b. Sâd, Hz. Hüseyin’le savaşmakla, Rey şehrinin valiliği arasında tereddüt yaşıyordu. Bu nedenle Ubeydullah’a: “Sabaha kadar düşünmem için bana izin ver” diyerek izin aldı.

Sonunda Rey şehrinin mülkiyetini elde etmek için Hz. Hüseyin’le savaşmayı kabullenerek  nefsine yenik düştü.

İkinci gün, Ubeydullah’ın yanına gitti. Hz. Hüseyin’le savaşmayı kabul etti.

Ubeydullah, büyük bir orduyu onun sorumluluğuna teslim etti. O, Hz. Hüseyin’le savaşmak için yola çıktı...” diniliyor.

Muhammed b. Sirin:

Hz. Ali’nin mucizesi gerçekleşti. Zira Ömer b. Sâd küçük delikanlıydı, Hz. Ali’yle karşılaştı. Hz. Ali, ona:

“Ey Sâd oğlu! Yazıklar olsun sana. Sen, cennet ile cehennem arasında şüpheye düşeceksin. Fakat sonunda cehennem ateşini seçeceksin....” buyurmuştu.

Ömer b. Sâd, Kerbelaya varınca Urve b. Kays’ı sesledi. Ona Hz. Hüseyin’in yanına gitmesini ve Hz. Hüseyin’in Kerbela’ya niçin geldiği ve amacının ne olduğunu sormasını emretti.

Hz. Hüseyin’e mektup yazanlardan biriside Urve b. Kays’dı. Hz. Hüseyin’in yanına gitmeğe, ona niçin geldin diye soru sormaya haya ediyordu. Bu nedenle Urve b. Kays, Ömer b. Sâd’a: “Beni gönderme...” diye rica etti.

Ömer b. Sâd, ordunun başında bulunanlardan hangisine: “Sen, git...” diye emrettiyse, hepside aynı sebeple gitmekten utanıyorlardı. Çünkü onların tamamı, Hz. Hüseyin’e mektup yazmışlardı ve onu Kerbela’ya dâvet etmişlerdi.

Kesir b. Abdullah, ayağa kalktı ve: “Hüseyin’in yanına gitmeğe, ben hazırım. İstiyorsan onu gizlice vurayım” dedi. Kesir, yiğit, korkusuz ve arsız insandı.

Ömer b. Sâd, Kesir’e:

“Hüseyin’i öldürmeni istemiyorum. Fakat onun yanına git, onun buraya niçin geldiğini ve amacının ne olduğunu öğren” dedi.

Lânetli Kesir, Hz. Hüseyin’in ordusuna yaklaşınca, Ebu Sammame-i Saidi onu gördü ve Hz. Hüseyin’e:

“Bu (Kesir), yeryüzünün en kötü insanıdır; en çok kan akıtandır” dedi ve Kesir’i karşılamaya gitti.

Ebu Sammame-i Saidi, Kesir’e: “Hz. Hüseyin’in huzuruna varmak istiyorsan, kılıcını bırakıp gideceksin” dedi.

Kesir: “Hayır, Allah’a and olsun ki kılıcımı bırakmam. Ben, elçiyim; dinlerseniz söyleyip giderim. Dinlemez iseniz geri dönerim” dedi.

Ebu Sammame:

“Sen, mesajını iletinceye kadar, ben senin kılıcının sapından tutmalıyım ki kimseye zararın dokunmasın...” dedi.

Kesir:

“Allah’a and olsun ki elini kılıcıma dokundurmana, müsaade etmem” dedi.

Ebu Sammame: “Sen kötü, hilebaz ve zalim insansın. Bu halinle İmam (a.s)’ın huzuruna gitmene izin vermem. Söyleyeceklerini bana söyle, ben Hz. Hüseyin’e bildireyim...” dedi. Sonun da Ebu Sammame ile Kesir birbirlerine kötü sözler söyleyerek ayrıldılar.

Kesir, geri döndü. Durumu Ömer b. Sâd’a bildirdi.

Ömer b. Sâd, bu kez Kurre b. Kays-ı Hanzale’yi elçi olarak gönderdi.

Kurre b. Kays Hz. Hüseyin’in çadırlarına yaklaşınca Hz. Hüseyin: “Bu adamı tanıyor musunuz?” diye sordu.

Habib b. Mezahir: “Evet, tanıyorum. O, Hanzale kabilesindendir, bizim yakınlarımızdandır. İyi niyetli insandı. Onun, Ömer b. Sâd’ın ordusuna katılacağını da tahmin etmezdim” dedi.

Kurre b. Kays, Hz. Hüseyin’in yanına geldi, selam verdi. Ömer’in mesajını iletti.

Hz. Hüseyin:

“Buraya gelişimin sebebi, sizin adamlarınızın bana mektup yazarak, beni dâvet etmeleridir. Benim gelmemden hoşlanmadıysanız, geri dönerim...” buyurdu.

Habib b. Mezahir, Kurre’ye:

“Yazıklar olsun sana ey Kurre! Hak İmam olana yüz çeviriyorsun, zalimlere destek oluyorsun. Gel, Hüseyin’e yardımcı ol. Zira onun babalarının vasıtasıyla hidayete kavuştun....” dedi.

Kurre:

“Ömer b. Sâd’ın yanına varıp durumu anlatayım. Sonra dönüp-dönmem hususunda düşünmeliyim...” dedi.

Kurre, Hz. Hüseyin’in mesajını Ömer b. Sâd’a iletti. Ömer b. Sâd:

“Allah’ım beni, Hüseyin’le savaşmaktan uzak tutmasını ümit ediyorum...” dedi. Sonra durumu Ubeydullah’a bildirmek için bir mektup gönderdi.

Hasan b. Faid-i Âbesi:

“Ömer b. Sâd’ın mektubu, Ubeydullah’a geldiği an, ben oradayım. Ubeydullah, Ömer’in mektubunu açıp okuyunca:

“Şimdi, Hüseyin pençemizde sıkışmıştır; kurtuluş yolu arıyor. Halbuki onun kurtuluşu ve sığınağı yoktur...” dedi. Sonra Ömer b. Sâd’a mektup yazdı. Mektupta:

“Hüseyin’e onun ve dostlarının Yezid’e biât etmelerini söyle....” yazmıştı” diyor.

Ömer b. Sâd, Ubeydullah’ın bu mektubunu, Hz. Hüseyin’e okumadı. Çünkü onun Yezid’e biât etmeyeceğini biliyordu. Ubeydullah’ın bu mektubundan sonra ikinci mektubu Ömer b. Sâd’a ulaştı. Mektupta:

“Ey Ömer! Fırat nehrinin kenarını koruma altına al. Hüseyin ve dostlarına bir damla bile su verme; onları zor durumda bırakmanı istiyorum...” yazmıştı.

Ömer b. Sâd, fırat nehrinin etrafını kuşatmak için Amr b. Haccac’ı görevlendirdi. Haccac oğlu ve adamları, Hz. Hüseyin’e ve adamlarına su yollarını kapattılar. Fırat nehrinin kuşatılması, Hz. Hüseyin’in şehit olmasından üç gün önce başlamıştı.

Ömer b. Sâd, Kerbelaya geldikten sonra, Ubeydullah ona, takviye asker peş peşe  gönderiyordu. Seyyid b. Tavus’un rivayetine göre: “Ömer’e gönderilen asker sayısı yirmi bindi.” Bir çok rivayetlere göre: “Ömer’e gönderilen birliklerde, otuz bin atlı asker vardı” deniliyordu.

Ubeydullah gönderdiği birliklerin ardından, Ömer b. Sâd’a son olarak şöyle yazmıştı:

“Ey Ömer! Asker konusunda sana, mazeret kapılarını kapattım. Yiğitçe savaşmalısın. Sabah-akşam olanları, bana bildirmelisin...”

Hz. Hüseyin kendisini öldürmeğe gelen düşman birliklerinin çoğaldığını görünce, bizzat Ömer b. Sâd’la görüşmek için mesaj gönderdi. Gece vakti olunca Hz. Hüseyin’le Ömer b. Sâd görüştüler; çokça konuştular. Ömer, ordusuna döndü. Sonra Ubeydullah’a mektup yazdı. Mektupta: “Ey Şerif! Allah, bizimle Hüseyin’in arasındaki savaş ateşini söndürmüştür. Böylece Müslümanların işini kolay kılmıştır. Çünkü Hüseyin, benimle geri dönmesi için sözleşme yaptı.... Hüseyin kendisinin, diğer Müslümanlar gibi yaşayacağını ve Yezid’in işlerine karışmayacağını kabul etti....” diye yazılıydı.

Ubeydullah, Ömeri’in mektubunu okuduktan sonra: “Bu mektup, iki toplum arasında barış ve hoş görünün kabulüdür. Kabul etmemiz gerekir” dedi.

Şimr ayağa kalktı, Ubeydullah’a hitaben: “Ey Şerif! Hüseyin’in geri dönmesine izin mi veriyorsun? Allah’a and olsun ki, O geri döndüğü taktirde, güç toplayacaktır. Hüseyin, güç kazandıktan sonra sana karşı isyan ederse, onun karşısında dayanma gücün olmaz. Halbuki O şimdi senin elindedir. Hüseyin’i ve adamlarını  af etmen veya cezalandırman, şimdi senin kararınladır...” dedi.

Ubeydullah, Şimr’in sözlerinden hoşlandı ve: “Şimdi, bu hususta Ömer b. Sâd’a mektup yazacağım. Ey Şimr! Mektubu, seninle göndereceğim. Ömer mektubumu, Hüseyin’e ve adamlarına okusun. Hüseyin ve adamları teklifimi kabul ederlerse, onlar sıhhatli bir şekilde bana göndersin. Teklifimi kabul etmezlerse, onlarla savaşsın.

Ey Şimr! Eğer Ömer b. Sâd, Hüseyin’le savaşmaktan sakınırsa, o zaman ordunun başına sen geç. Ömeri öldür, başını da bana gönder...” dedi.

Ubeydullah, Şimr’le konuştuktan sonra, Ömer b. Sâd mektup yazdı. Mektupta:

“Ey Sâd oğlu! Seni, Hüseyin’le arkadaş olman veya barış yapman için göndermedim. Onun sağlığını ve yaşamasını, benden istemeni söylemedim. Onun suçunun bağışlanmasını rica etmeni söylemedim. Onun için benden, her hangi bir istekte bulunma.

Eğer Hüseyin ve adamları, benim teklifimi kabul ederlerse, onlara zarar dokunmadan  bana gönder. Teklifimi kabul etmezlerse, askeri birliklerinle onların etrafını kuşat. Onlar öldürülünceye kadar savaş. Onları parça- parça et. Hüseyin’i öldürdükten sonra, onun sinesinde ve sırtında atları sürmelisiniz. Söylediklerimi yaptığın taktirde, işiten ve kabullenenlere verilmesi gerekenleri, sana bağışlayacağım. Söylediklerimi yapmadığın taktirde, ordunun komutanlığından istifa etmelisin, Şimr ordunun komutanı olmalıdır.” Yazılıydı.

 

        TASUÂ GÜNÜNDEKİ OLAYLAR:

Şimr, Perşembe günü Muharrem ayının dokuzunda Kerbela’ya vardı. Ubeydullah’ın Hz. Hüseyin’in ölüm fermanını içeren mektubunu Ömer b. Sâd’a verdi.

Ömer b. Sâd mektubu okuduktan sonra Şimr’e hitaben:

“Sana yazıklar olsun. Bu mektubu getirdiğin için Allah seni iyiliklerden uzak etsin ve sonunu da kötü kılsın.

Allah’a yemin ederim ki Ubeydullah’a yazdığım güven ve barış mektubuna senin engel olduğunu sanıyorum.

Allah’a and olsun ki Hüseyin teslim olanlardan değil. Zaten O, Yezid’e asla biât etmez. Zira O, babası Ali Murteza’nın yanında yetişmiştir....” diyerek seslendi.

Şimr: “Şimdi ya Şerifin (Ubeydullah’ın) emrine uyarak düşmana saldırıp onları öldürmelisin veya görevden geri çekilip orduyu bana teslim etmelisin...” dedi.

Ömer b. Sâd Şimr’e:

“LA VELA KERAMETE LEKE” Hayır, sana mevki yoktur. Ben, bu işi yaparım. Sen, adamlarının başına git....” dedi. Sonra Hz. Hüseyin’le savaş hazırlığının yapılmasını emretti.

Şimr, Ömer’in Hz. Hüseyin’le savaş hazırlığını yaptığını görünce, Hz. Hüseyin’in çadırlarına yaklaştı ve: “Kız kardeşim Ümmül Benin’in oğulları: Abdullah, Cafer, Osman ve Abbas nerededir”? diyerek onları yanına sesledi.

Ümmül Benin, Kilab kabilesindendi. Hz. Ali’yle evlendi. Abdullah, Cafer, Osman ve Abbas adlı oğulları oldu. Şimr-i melun da Kilab kabilesinden olduğu için: “Benim kız kardeşimin...” diye hitap ediyordu.

Hz. Hüseyin kardeşleri Abdullah, Cafer, Osman ve Abbas’a: “Şimr, her ne kadar kötü olsa da o, sizin de yakınınız sayılır. Onun ne istediğine  bakın” buyurdu.

Onlar: “Ne istiyorsun?” diye sordular. Şimr: “Siz, benim kız kardeşimin oğullarısınız bu nedenle güvendesiniz. Kardeşiniz Hüseyin’in yanında olmayın, ondan uzak durun. İnananların amiri Yezid’e (ona lânet olsun) itaat edin” dedi.

Şimr’in bu sözlerine karşı (Celal) Abbas, ona: “Ellerin kesilsin, bizim için getirdiğin güvene lânet olsun. Ey Allah’ın düşmanı! Hz. Fatıma oğlu Hüseyin ki O, bizim önderimiz ve kardeşimizdir, onun yanından ayrılmamızı mı istiyorsun?

Allah Resulü (s.a.a) tarafından lânetlenmiş insanlara uymamızı mı istiyorsun? Peygamber (s.a.a) oğlu olan Hüseyin için güven olmaz mı?” dedi.

Şimr, Ebu’l Fazıl (Celal) Abbas’ın sözlerine sinirlendi, ordusuna taraf geri döndü.

Ömer b. Sâd ordusuna hitaben: “YA HİYELELLÂH URKUBÎ VE Bİ’L CENNET’İL BUŞRA- Ey Allah orduları! Atlarınıza binin, cennet sizin olacaktır” diyerek askerlerine cenneti müjdeliyordu.

Muharrem ayının dokuzuncu günü, ilkindi vakti, Hz. Hüseyin’e taraf yürüdüler.

Şeyh Kuleyni’nin rivayetine göre:

Hz. İmam Cafer-i Sadık buyurmuştur ki: “Tasuâ günü, Hz. Hüseyin ve dostlarının Kerbelada kuşatıldıkları gündür. Şam ordusu, onun öldürülmesi için bir araya geldiler.

Şimr’le Ömer, ordularının çokluğuyla sevinmişlerdi. Bu nedenle kendilerini büyük sandılar, Hüseyin (a.s) ve dostlarını da küçümsediler. Irak halkının ceddim Hüseyin’e (a.s) yardım etmeyeceklerini ve başka yardımcının da olmadığını anladılar. Bu nedenle Hz. Hüseyin ve adamlarının etrafını kuşattılar. Canım feda olsun Hz. Hüseyin’e”

Düşman ordusunun kendilerine taraf geldiğini gören Hz. Zeyneb kardeşi Hz. Hüseyin’in yanına koştu ve: “Ey kardeş! Düşman ordusunun seslerini  duymuyor musun?” diye sordu. Hz. Hüseyin, Zeyneb’e: “Ey bacı! Şimdi, Rüyamda Allah Resulünü (s.a.a) gördüm. Bana: “Bize doğru geleceksin” buyuruyordu.

Hz. Zeyneb, Hz. Hüseyin’in söylediklerini duyunca, ağladı; feryat etti. Hz. Hüseyin : “Ey bacı! Vaveyla söylemek, feryat etmek bizim için uygun değil. Sakin ol, Allah’ın rahmeti üzerimizdedir” dedi.

Hz. (Celal) Abbas, Hz. Hüseyin’in yanına gitti ve: “Ey kardeş! Düşman birlikleri, üzerimize doğru geliyorlar...” dedi. Hz. Hüseyin:

“Ey Abbas kardeş! Canım sana feda olsun. Düşmanlara doğru git. Niçin bize doğru geldiklerini öğren...” buyurdu.

Ebu’l Fazl-ı Abbas yirmi tane atlıyla birlikte, düşman birliklerini karşıladı ve onlara: “Bu yürüyüşünüzün sebebi nedir?” diye sordu. Düşman birlikleri: “Ubeydullah’ın fermanıdır ki ya onun teklifini kabul edin ve onun söylediklerini dinleyin veya sizinle savaşa hazırız....” dediler.

Abbas, onlara:

“Acele etmeyin; kardeşim Hüseyin’le konuşmam gerekir...” dedi. Sonra Hz. Hüseyin’in yanına döndü, onların söylediklerini anlattı. Hz. Hüseyin:

“Geri dön, bu gece sabretsinler. Savaşı yarına bıraksınlar. Bu geceyi namaz, duâ ve istiğfar için geçireyim. Namaz kılmayı, Kur’an okumayı, duâ ve istiğfar etmeyi ne kadar çok sevdiğimi Allah bilir...” dedi. (Celal) Abbas’ın adamları, o geri dönünceye kadar, Ömer Sâ’dın adamlarına nasihat ettiler. Hz. Abbas geri dönünce, bir gecelik mühlet aldı.

Seyyid b. Tavus’a göre:

Ömer b. Sâd, Tasuâ günü savaşmak istiyordu. Hz. Ebu’l Fazl’ın teklifini reddedince Amr b. Haccac, Ömer’e: “Ey Şerif! Allah’a and olsun ki bunlar, Türklerden veya Deylemlilerden olsalardı, yine biz, bunların isteklerini kabul etmemiz gerekirdi. Oysaki bizlerden bir günlük mühlet isteyenler, Allah’ın Peygamberi’nin (s.a.a) Ehlibeyti’dir....” dedi.

Tabarî’nin rivayetine göre:

Kays b. Eş’âs, Ömer b. Sâd’a: “Bunların isteklerini kabul et, bir günlük mühlet ver. Fakat kendi canıma yemin ederim ki bunlar sabah olunca, seninle savaşacaklar. Asla biât etmeği kabullenmezler...” dedi.

Ömer b. Sâd, Hz. (Ebu’l Fazl) Abbas’a elçi gönderdi. Bir gece mühlet verdiğini, sabah olunca şayet Yezid’e biât’ı kabullenirlerse, onları Ziyad oğlu Ubeydullah’a götüreceğini; kabul etmedikleri taktirde savaşa hazır olmalarını ... bildirdi. Sonra her iki ordu, kendi dinlenme yerlerine geçtiler.

 

               AŞURA GECESİNİN OLAYLARI:

Aşura gecesi Hz. Hüseyin, adamlarının bir araya toplanmasını istedi; konuşma yaptı.

Hz. Zeynelabidin:

“Babam Hüseyin, dostlarına hitaben konuşma yaptığı an, hasta idim. Onun konuşmalarına kulak verdim. O buyurdu ki:

“Allah’a şükürler olsun. Musibet anlarında Allah’ıma hamd olsun. Ey Rabbim! Peygamberlik makamını bizim âile’ye (Hz. Muhammed’e) nasip ettiğin için, Kurâ’nı bize öğrettiğin için, dini (İslam-ı) bize bildirdiğin için, işiten kulak, gören göz ve anlayan kalp ikram ettiğin için sana hamd ederim. Allah’ım! Bizi, sana şükredenlerden et.” Devamen:

“Dostlarımdan daha vefalı ve iyisini göremiyorum. Ailemden daha iyi bir âile göremiyorum. Allah, hepinize iyilikler ikram etsin.

Küfelilerin bana, itaat edeceklerini sanırdım. Şimdi ise durum değişmiştir. Ey dostlarım! Sizin bana biâtınızı kaldırdım. Kendi hür iradenizle karar verin. İstediğiniz yere göç ediniz. Zira bunlar, beni istiyorlar sizi değil....” buyurdu.

Hz. Hüseyin’in bu konuşması üzerine oğulları, kardeşleri, amca oğulları, Abdullah b. Cafer’in oğulları ayağa kalktılar ve:

“Niçin seni terk edelim? Başka yere göç edelim. Sen öldürüldükten sonra, yüce Allah yaşamayı bize nasip buyurmasın. Biz, seni terk edecek kadar kötü iş yapmayız...” dediler. Bu konuşmayı yapan ilk insan Hz. Ali’nin oğlu (Celal) Abbas’dı. Sonra diğerleri de onun konuşmasını desteklediler.

Hz. Hüseyin, Akil oğullarına hitaben: “Akil oğlu Müslim’in şehit olması, sizin âileye yeterlidir. Bu acıdan her hangi bir acı yaşamanızı istemiyorum. İstediğiniz yere gidebilirsiniz....” buyurdu.

Akil oğulları:

“Subhanellâh! İnsanlar bize ne söyler? Biz, insanlara ne söyleriz.? İnsanlara: “Büyüğümüz, önderimiz ve amcamız oğlu Hüseyin-i terk ettik; kılıçların, okların ve mızrakların saldırısında onu yalnız bıraktık, ona yardım elimizi uzatmadık mı?” söyleyelim. Hayır, Allah’a and olsun ki biz, böyle kötü işi yapmayız... Canımızla, malımızla senin yolundayız. Düşmanlarınla savaşacağız. Senin başına gelecek olanlar, bizlerinde başımıza gelsin. Ey Hüseyin! Yüce Allah, senden sonra yaşamayı bize nasip buyurmasın...” dediler. Sonra Müslim b. Avsaca ayağa kalktı, Hz. Hüseyin’e hitaben:

“Ey Peygamber oğlu! Biz, sana yardım etmeyenlerden mi olacağız?. Öyleyse kıyamet günü Allah’ın huzurunda, sana karşı hangi mazereti bulacağız?. Hayır, Allah’a and olsun ki, ben mızrağımı senin düşmanlarının sinelerine saplamadıkça, kılıcımla düşmanlarının boyunlarına vurmadıkça senin yanından ve huzurundan ayrılmam.

Onlarla savaşmayı başarmasam da, onlara taş fırlatırım. Allah’a and olsun ki biz, sana uzanan yardım elimizi geri çekmeyiz. Böylece yüce Allah bizim, senin hakkında yaptıklarımızla Resulullah’a (s.a.a) olan hürmetimize şahit olsun.

Allah’a and olsun ki ben, kendisinin öldürüleceğini, sonra diriltileceğini, sonra öldürüleceğini, yakılacağını, kül edileceğini, rüzgarlara verilerek dağıtılacağını bilen ve buna razı olan insanın iman derecesine ulaşmışım. Ve böylesi öldürülmenin yetmiş defa tekrarlanacağına da razıyım. Ölümü senin huzurunda tadıncaya kadar, huzurundan ayrılmam. Nasıl böyle bir fırsatı kaçırırım? Zira bir defa şehit olduktan sonra, kalıcı ikram ve ebedi saadet vardır. Böylesi fırsat kaçırılır mı?” dedi.

Zuheyr b. Kays, ayağa kalktı ve:

“Ey Hüseyin! Ben, Allah yolunda öldürülmeği, sonra diriltilmeği ve tekrar öldürülmeği arzuluyorum. Bu arzumun bin defa tekrarlanmasını istiyorum. Ey Hüseyin! Biz öldürülmeden, senin ve âilenin başınıza her hangi bir musibetin gelmemesini Allah’tan diliyorum” dedi.

Hz. Hüseyin’in dostları, bu ve benzeri konuşmayı yaparak, onun yanından ayrılmayacaklarını bildirdiler. Hz. Hüseyin, onlar hakkında duâ etti

Allame (büyük mütefekkir) Meclisî’ye göre:

“Hz. Hüseyin, onların cennet mekanlarını, hurileri, kasrları (sarayları), cennetin değişik nimetlerini, onlara müşahede ettirdi. Böylece imanlarını daha da güçlendirerek kılıç, ok, mızrak vs.... acılarını hissetmiyorlardı. Şehit olmak için acele ediyorlardı.”

Seyyid b. Tavus’un rivayetine göre:

Muhammed b. Beşir-i Hazremi’nin oğlunu Rey eyaletinde esir etmişlerdi. Oğlunun esir edildiğini öğrenen Muhammed b. Beşir: “Oğlumun canını ve kendi canımı, canları yaratan Allah’tan istiyorum. Onun esir olmasından sonra, yaşamayı istemiyorum, ölmeği arzuluyorum.” Diyordu.

Hz. Hüseyin, Muhammedin sözlerini işitince: “Allah sana rahmetsin. Sen git, oğlunu esir olmaktan kurtar....” buyurdu.

Muhammed b. Beşir:

“Ey Hüseyin! Senin yanından ayrılırsam, kurtlar kuşlar beni parça-parça etsinler” dedi.

Hz. Hüseyin:

“Bu (Kıymetli) giysileri, oğluna ver. O kardeşini kurtarmak için fidye versin...” buyurdu.

Şeyh Müfid (r.a)’in rivayetine göre:

Hz. Hüseyin, ashabı ile konuştuktan sonra çadırına gitti.

Hz. Zeynelabidin buyurur ki: O gece, ben hasta idim. Zeyneb halam, bana bakıyordu. Babam (Hüseyin), kendi çadırına gitti. Hz. Ebuzer’in azatlısı Cun, babamın kılıcını hazırlıyordu. Babamın musibet şiirleri okuduğunu işittim, ağlamamak için sabrettim fakat Zeyneb halam sabretmeyip ağladı. Zira kadınlar, daha hassastırlar. Zeyneb halam ağlayarak kardeşi Hüseyin’in çadırına koştu ve:

“Keşke ben ölseydim; böylesi yaşamı görmeseydim.” Kısa bir zamanda annem Fatıma, babam Ali ve kardeşim Hasan dünyadan gittiler. “Ey Hüseyin kardeş! Sen, geçmişlerin varisi, yadigarı  ve kalanların da yardımcısısın.” Diyordu.

Babam Hüseyin:

“Ey bacı! Feryat etme ki, şeytan senin sükunetini almış olur.” Buyurdu. Sonra gözlerinden yaşlar akmaya başladı.

Zeyneb halam:

“Yolların kapanmasına, başka çarenin olmadığına, ölümün sana yaklaştığına, bizi yalnız ve garip olarak bu münafıkların arasında koyup gideceğine. Feryat ediyorum.” Dedi. Sonra suratına bir tokat vurdu, çokça ağladı, yere düştü ve baygınlık geçirdi.

Hz. Hüseyin, bacısı Zeyneb’in yanına vardı; suratına su serpti. Zeyneb halam ayılınca, babam ona: “Ey bacı! Allah tan kork, sabırlı ol. Yeryüzünde ve göklerde olanların tamamının öleceklerini bilmen gerekir. Yalnız yüce Allah’ın zatı kalıcıdır. O, bütün yaratıklarını kendi kudretiyle yaratmıştır. Öldüren de Allah’tır, dirilten de Allah’tır. Kalıcı olan O’nun varlığıdır. Allah’ın varlığının dışındaki canlıların tamamı Fanidir. Dedem, babam, annem ve kardeşim, benden daha üstün idiler; onlar dünyayı terk ettiler.

Benim ve her Müslüma’nın Allah Resulü’nün (s.a.a) yolundan da olmamız gerekir. Hz. Hüseyin, bacısı Zeyneb-i, bu benzeri misallerle sakinleştirmeye çalışıyordu.

Hz Hüseyin Devamen:

“Ey bacı! Seni Allah’a yemin veriyorum ve bu yeminimi uygulamanı istiyorum: “Ben öldürüldüğüm an, cenazemin üzerine düşme, suratını tırnaklarınla yırtma, öldürüldüğüm için feryat etme, sesini yükseltme.” Buyurdu”. Sonra halam Zeyneb’i benim yanıma getirdi.”

Bazı rivayetlere göre:

Aşura gecesi olunca Hz. Hüseyin, çadırların birbirlerine yakın olmalarını; çadırların etrafında çukurların kazılmasını emir buyurdu. Savaşın bir tek yönden olması için çukurları, odunlarla doldurdular. Hz. Hüseyin, oğlu Ali Ekber-i bir miktar su getirmeleri için otuz atlı, yirmi piyade ile birlikte gönderdi. Ali Ekber ve adamları gecenin karanlığında, korku halinde de olsa, bir kaç testi su getirmeği başardılar.

Hz. Hüseyin, ailesine ve dostlarına hitaben: “Bu sudan doyasıya içiniz. Zira son içişinizdir. Abdest alın, gusül yapın; güzel elbiselerinizi giyin ki, o elbiseleriniz kefenleriniz olacaktır.” Buyurdu. Gecenin tamamını ibadet, duâ, Kur’an okumak ve niyazla geçirdiler. Hz. Hüseyin ve adamlarının, Kur’an ve duâ sedaları, semalara yükselmişti.

Hz. Hüseyin ve adamlarının çadırlarından yükselen o güzel sedalar, Ömer b. Sâd’ın ordusundan bir çoklarını etkilemişti. Ömer’in adamlarından otuz ikisi aynı gece, Hz. Hüseyin’in safına katılarak ebedi saadeti tercih ettiler. Sahur vakti idi ki, Hz. Hüseyin’in dostlarından Berir, arkadaşlarıyla güzel espiriler yapıyordu. Abdurrahman, Berir’e:

“Ey Berir! Bu gün ölmek günüdür, şaka yapmanın zamanı değil” deyince, Berir:

“Benim adamlarım, ne gençliğim de ne de yaşlılığım da eğlenceden uzak olduğumu biliyorlar.

Bugün seviniyorum. Zira şehit olacağımı biliyorum. Şehit olduktan sonra cennet hurilerini karşımda göreceğim ve ahiretin nimetleriyle ödüllendirileceğim.” Dedi.

 

          AŞURA  GÜNÜ’NÜN OLAYLARI:  ......................................                

Hz. Hüseyin, Muharrem ayının onuncu (Aşura) günü, sabah namazını kıldıktan sonra, ordusunun saflarını kontrol etti. Bir rivayete göre Hz. Hüseyin, adamlarına: “Yarın, hepiniz öldürüleceksiniz. Zeynelabidin (a.s)’dan başka kimse yaşamayacaktır.” Buyurdu.

Hz. Hüseyin’in adamlarının tamamı, otuz iki tane atlı, kırk tane de piyade idi. Başka bir rivayete göre: “Seksen iki piyade.” Olduğu söyleniyor.

Hz. İmam Muhammed-i Bakır (a.s):

“Kırk beş kişi atlı, yüz kişi de piyade idi.” Buyurmuştur.

Ömer b. Sâd’ın askerleri ise altı bin idi. Yirmi iki bin veya otuz bin söyleyenler de olmuştur. Her iki tarafın asker sayısında, değişik nakiller var.

Hz. Hüseyin ordusunun sağ tarafına Zuheyr b. Kays-ı, sol tarafına Habib b. Mezahir-i ve başına da kardeşi (Ebu’l Fazl) Abbas-ı seçti. Yirmi kişi Zuheyr’le, yirmi kişi de Habib’leydi. Geriye kalanlar da Hz. Hüseyin ve Abbas’la beraberlerdi.

Hz. Hüseyin bir gün önce adamlarının, çadırları bir araya getirmelerini , çadırların etrafında çukurlar kazmalarını ve çukurları odunlarla doldurmalarını istemişti.

Aşura günü, düşmanların çadırlara ve ailere zararlarının dokunmaması için, Hz. Hüseyin, çukurlardaki odunların yakılmasını emir buyurdu.

Ömer b. Sâd kendi ordusunu toparladı. Ordunun sağına Amr b. Haccac-ı, soluna Şimr b. Zi’l Coşen-i geçirdi. Urve b. Kays-ı da atlıların üstüne seçti. Ordunun başına da hizmetçisi Derid-i seçti.

Ömer b. Sâd’ın adamları, Hz. Hüseyin’in çadırlarına saldırdılar. Fakat çukurları ve ateşleri görünce geri döndüler.

Şimr, Hz. Hüseyin’e:

“Ey Hüseyin! Kıyamet olmadan önce ateşe koşuyorsun” diyerek seslendi.

Hz. Hüseyin: “Feryat eden kimdir?” diye sordu. “Şimr’dir” dediler. İmam (a.s): “Evet, ondan başkası böyle söylemez” dedi. Devamen:

“Ey falancanın oğlu! Ateşte yakılmaya, sen daha layıksın” buyurdu. Müslim b. Avscâ, Şimr-i meluna bir ok fırlatmak istedi. Fakat İmam (a.s), razı olmadı; onun ok atmasına engel oldu.

Müslim b. Avsca, Hz. Hüseyin’e:

“Şimr-i oklara hedef etmeme izin ver. Çünkü o, fasıktır. Allah’ın düşmanlarındandır. Zalimlerdendir. Yüce Allah onu öldürmem için bana imkan vermiştir” dedi.

Hz. Hüseyin:

“Bunlarla savaşı başlatanın, bizim olmamızı istemiyorum” buyurdu. Sonra atına bindi, iki ordunun arasında durdu ve yüksek bir sesle: “Ey millet! Nefsinize uymayın, acele etmeyin. Güzel olan şeyi size anlatmam için, beni dinleyin. Buraya gelişimin sebebini anlatayım. Bana karşı insaflı olursanız, saadete ulaşarsınız. Gerçekleri anlayabilmeniz için, iyi düşünmeniz gerekir.

Benim dostum, muhakkak ki, Kur’an-ı gönderen Allah’tır. O, iyilerin dostudur.” Buyurdu. Hz. Hüseyin’in bu sözlerini duyan bacıları ağladılar, Feryat ettiler. Kızları da ağladılar. Hz. Hüseyin kızlarının ve kız kardeşlerinin ağıt feryatlarını duyunca, kardeşi Abbas ile oğlu Ali Ekber’i, onları susturmak için gönderdi.

Hz. Hüseyin:

“Canıma and olsun ki, onların ağıtları, esasen bundan sonra olacaktır” buyurdu.

Hanımlar sustuktan sonra, Hz. Hüseyin Allah’a hamd-u sena etti. Peygamberlere- onlara selam olsun- selam gönderdi ve devamen:

“Ey millet! İyi düşünün, benim kim olduğumu ve kime yakın olduğumu bilmiş olsanız, kendinize gelir ve kendinizi suçlarsınız.

Düşünün, acaba beni öldürmek veya bana saygısızlık yapmak size layık mı? Ben sizin Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim.?

Ben, Peygamberin (s.a.a) yardımcısı, amcası oğlu ve ona ilk iman eden’in (Ali’nin) oğlu değil miyim.? Şehitlerin sultanı Hz. Hamza, benim amcam değil mi?

İki kanadı ile cennette uçan Cafer-i Tayyar, benim amcam değil mi?

Peygamberin (s.a.a): “Bu Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileridirler” buyurduğunu duymadınız mı?

Ey millet! Benim bu sözlerimi tasdik etmiş olursanız, hakkı doğrulamış olursunuz. Allah’a and olsun ki “Allah, yalancıları sevmez” sözünü doğduğum günden bu güne yalan konuşmadım. Siz bu sözlerimi yalanlamış olsanız da içinizde bu sözlerin doğru olduğunu bilenleriniz vardır. Onlara sorursanız, doğru olduğunu söylerler.

Cabir b. Abdullah-ı Ensarî, Ebu Sâid-i Hüdrî, Sahl b. Sâd-ı Sâid-î Enes b. Malik ve Zeyd b. Ergem’a, Allah Resulü (s.a.a)’nün:

“Bu Hasan ile Hüseyin, cennet gençlerinin efendileridirler” buyurduğunu, sorun. Onlar, size gerçekleri anlatsınlar.

Acaba bu sözler, kanımın akıtılmaması için size yeterli değil mi?” buyurdu. Hz. Hüseyin’in böylesi anlamlı sözlerine karşı Şimr-i melun: “Ey Hüseyin! Ben, Allah’a şüphe üzere ibadet ediyorum. Senin bu sözlerinin ne anlamı var.? Dedi.

Habib, Şimr’e:

“Ey Şimr! Senin Allah’a kulluğunun şüphe ve tereddüt üzere olduğunu görüyorum. Hemde  yetmiş değişik yolla Allah’a ibadet ediyorsun.

Ey Şimr! Hüseyin’in sözünü anlamıyorum demen çok doğrudur. Zira sen, o güzel sözleri anlayamazsın. Allah senin kalbini mühürlemiştir. Allah’ın azabı senin üzerinedir.” Dedi.

Hz. Hüseyin devamen:

“Ey millet! Söylediklerim hakkında şüphede iseniz; Ben Peygamberiniz kızının oğlu değil miyim. Allah’a ant olsun ki doğu ile batı arasında benden başka Peygamberin torunu yoktur. Yazıklar olsun sizlere, beni öldürmeniz için sizlerden her hangi birinizi öldürdüm mü? Malınıza dokundum mu? Yahut da sizlerden her hangi birinizi yaraladım mı? Kısas almış olasınız.” Buyurdu. Hiç kimse, Hz. Hüseyin’e cevap veremiyordu.

Hz. Hüseyin devamen:

“Ey Şabs b. Rabai! Ey hicar b. Ebcer! Ey Kays b. Eş’âs! Ey Zeyd b. Haris! Sizler, beni dâvet ederken mektuplarınızda “Ağaçlar çiçek açmıştır, sahralar yeşermiştir.... Senin için ordu hazırlamışız, bize doğru gel” diye yazmadınız mı? Dedi.

Kays b. Eşâs, Hz. Hüseyin’e:

“Ey Hüseyin! Senin söylediklerini anlamıyoruz. Fakat amcam oğulları Yezid ve Übeydullah’ın fermanlarını kabul etmeni istiyoruz.” Dedi.

Hz. Hüseyin:

“Hayır, Allah’a and olsun ki, elimi, elinize dokundurmam. Sizden de korkmam... Ey Allah’ın kulları! Kötülük yapmanızdan Rabbime ve Rabbinize sığınıyorum. Hesap gününe inanmayanın kibir’in den Rabbime ve Rabbinize sığınıyorum” buyurdu. Sonra geri döndü.

 Ebu Cafer Taberî’nin rivayetine göre:

“Ali b. Hanzele b. Es’âd-ı Şabbahî, Kesir b. Abdullah-ı Şâ’bi’nin:” Aşura günü biz, Hüseyin-i öldürmek için onun karşısına geçtik. (Onun dostlarından olan) Zuheyr b. Kayn atına binmiş, silahını kuşanmış bize doğru geldi. Bize hitaben:

“Ey Küfe halkı! Allah’ın azabından korkunuz. Her Müslüman’ın Müslüman kardeşine hayır dilemesi ve nasihatta bulunması haktır. Aramızda kılıçlar çekilmeyinceye kadar tek din, tek millet olmakla kardeşiz. Kılıçlar çekildikten sonra kardeşlik bozulur; siz başka millet, bizler de başka millet oluruz.

Ey millet! Allah’ın bizi ve sizi, Peygamber (s.a.a) nesliyle karşılaştırarak denediğini, imtihan ettiğini biliniz. Şimdi sizi, Peygamber soyuna yardıma dâvet ediyorum. Zalim oğlu zalim olan Übeydullah b. Ziyad’dan uzak olmanızı istiyorum.

Ey Küfe halkı! Siz, bu oğul ve baba’dan (Übeydullah ve babasından), kötülükten başka bir şey gördünüz mü?. Bunlar, gözlerinizi çıkardılar; ellerinizi, ayaklarınızı kestiler. Sizleri parça-parça ettiler. Sizden olanları, hurma ağaçlarına asarak idam ettiler. Hicr b. Â’dî ve dostlarını, Hânî b. Urve ve benzerlerinizi öldürmediler mi?”. diye seslendiğini söylüyor.

Kesir b. Abdullah-ı Şâ’bi devamen:

“Zuheyr b. Kayn’ın bu sözlerini duyan Ömer b. Sâd’ın adamları, Zuheyr’e küfürlü sözler söylediler. Übeydullah’ı övgü ile andılar ve: “Ey Zuheyr! Efendin Hüseyin-i ve beraberindekileri öldürmeden hiç bir tarafa gitmeyiz yahutta onu ve adamlarını Übeydullah’a teslim etmeliyiz.” Dediler. Zuheyr devamen:

“Ey Allah’ın kulları! Fatma (a.s) evlatları, yardıma ve sevgiye Samiyye oğullarından daha layıktırlar. Niçin Fatıma evlatlarına yardım etmiyor sunuz?. Bizleri öldürün, fakat Hüseyin-i öldürmeyin. Zaten Yezid, Hüseyin-i öldürmeseniz de sizin itaatinize razıdır.” Diye seslendi.

Şimr: “Ey Zuheyr! Sus ki, konuşmanla bizi bıktıran” diyerek ona bir ok fırlattı.

Zuheyr, Şimr’e:

“Ey falanca. Hanımın evladı! Ben, seninle konuşmuyorum; sen, insan bile değilsin; belki de hayvansın. Allah’a yemin ederim ki, sen, Allah’ın kitabından (Kur’an’dan) iki muhkem ayet bildiğini sanmıyorum.

Kıyamet gününün elemli azabı, alçaklık ve zelillik sana olacaktır ey Şimr!...”

Şimr Zubeyr’e:

“Allah seni ve sahibini (Hüseyin-i) şimdi öldürecektir.” Dedi.

Zuheyr Şimr’e:

“Ey Şimr! Beni ölmekle mi korkutuyor sun? Allah’a and olsun ki Hüseyin ile birlikte ölmek, benim için seninde birlikte dünyada ebedi yaşamaktan daha hayırlıdır” dedi.

Zuheyr, halka hitaben:

“Ey Allah’ın kulları! Şimr ve benzerlerinin sözleri, sizi aldatmasın. Allah’a and olsun ki, Peygamberin (s.a.a) Ehlibeytinin ve neslinin kanlarını akıtanlara, onun şefaati nasip olmayacaktır.” Dedi.

Kesir b. Abdullah diyor ki:

“Zuheyr konuşmasına devam ediyordu ki birisi Hz. Hüseyin’in onu seslediğini, ona söyledi. Zuheyr, Hz. Hüseyin’in yanına döndü.”

Seyyid b. Tavus’a göre:

Ömer b. Sâd’ın adamları atlarına bindiler, savaş meydanına doğru gittiler. Hz. Hüseyin, Berir b. Hazir-i onlara nasihat etmesi için gönderdi. Berir, meydana doğru gitti; düşman ordusunun karşısında durdu ve onlara yapacakları kötü işten vazgeçmeleri hususunda nasihat etti. Onlar Berir’in sözlerini dinlemeyince bu kez de Hz. Hüseyin atına bindi, onların yanına vardı. Allah’a hamd-u sena etti. Resulullah’a  (s.a.a) salat-u selam gönderdi ve sonra buyurdu ki:

“Ey millet! Bizi, dâvet ettiniz. Bizler de, sizin dâvetinize koşarak geldik. Şimdi ise ellerinizdeki kılıçları, bize çekiyorsunuz; düşmanımıza ve düşmanınıza hazırladığımız âteşi, bize hazırlıyorsunuz.

Dostlarınızı, düşmanınızın hatırına öldürüyorsunuz. Çünkü adalet, aranızda hükm etmiyor. Yazıklar olsun size, niçin elinizi bizden çektiniz....? Oysaki gönüller rahattı, kılıçlar susmuştu, görüşler sağlamdı, güç de vardı. Fakat siz, acele ettiniz. Fitne çukurunda birleştiniz....

Ey ümmetin düşmanları! Ey Cemiyetin dönek ve itaatsizleri! Ey Kur’an-ı terk edenler! Ve onun tahrifçileri! Ey günahkarları! Ey Şeytanın vesvesecileri! Ey şeriât’ın ve sünnet-i Nebevi (s.a.a)’nin pislikleri! Siz, zalimlere yardım mı ediyorsunuz? Bize yardım etmiyor musunuz?

Allah’a yemin ederim ki sizin aslınızda (büyükleriniz de) fitne ve nefret vardı. Şimdi ise ondan güç almışsınız. En kötü meyvesizlersiniz....

Zindandan olma Yezid’in iki şey arasında bana tereddüt ettirdiğini bilmenizi istiyorum. Ya kılıç çekerek meydanda savaşmalıyım veya alçaklık elbisesini giymeliyim (Yezid’e biât etmeliyim). Oysaki zillet, bizden uzaktır.

Zelil olmaya Allah razı olmaz:

Resulullah (s.a.a), inananlar, soylu insanlar, ar bilenler ve yiğit insanlar, zilleti şehadete (batılı hakka) tercih etmezler... Şimdi gerçekleri, sizlere açıkladım. Dostlarımın ve yardımcılarımın az olmasıyla birlikte, sizlerle savaşa hazırım... Allah’a and olsun ki beni öldürdükten sonra, ata binecek kadar zamanınız olmayacaktır. Ölüm, sizin de başınız da dönüyor. Değirmen taşının mili gibi perişan olacaksınız. Bu söylediklerimi babamdan ve ceddimden duydum.

Şimdi iyi düşünün, birleşin ve meşveret edin. Belki söylediklerimi anlarsınız.....Sonra bana saldırırsanız, şüphesiz ben, sizin ve benim Rabbimiz olan Allah’a güveniyorum. Allah ki canlıların tamamına varlığı, O’nun kudreti elindedir.

Rabbim, doğru yolda olanları ve adaletli olanları sever. Her kesin yaptığına göre karşılığını verir. Hz. Hüseyin, Küfe halkının (Ömer b. Sâd’ın adamlarının) inat ve inkarcı davranışlarına karşı:

“Ey Allah’ım! Gökyüzünün yağmurunu, bu millete yağdırma. Bunlara kıtlık (yokluk) ver. Aynen Yusuf’un zamanında Mısırlılara yokluğu verdiğin gibi. Bunlara ölümü (intikamı) tattırmak için, Sakafi’yi musallat et. Bunlar, bizi aldattılar; yardım ellerini uzatmadılar. Sen, bizim Rabbimizin. Sana inanıyorum, sana güveniyorum, sana sığınıyorum, sana dönüyorum....” dedi. Sonra deve’ye veya ata bindi ve ashabının yanına döndü; savaş emrini verdi. Bazı rivayetlere göre: “Sonra Resulullah’ın (s.a.a) Murtecaz isimli atına bindi ve geri döndü...” denilmiştir.

Taberî’ye göre:

Sâd b. Ubeyde diyor ki; “Küfe halkının yaşlıları oturup ağlıyorlardı ve: “ALLAHÜMME ENZİL NESREKE. Allah’ım yardımını, (Hüseyin’e) nazil et” diyerek Hz. Hüseyin’i anıyorlardı.

Onlara: “Ey Allah’ın düşmanları! Niçin gelip Hüseyin’e yardım etmiyorsunuz? Diye seslendim.

Sâd b. Ubeyd devamen:

“Şehitler efendisi Hz. Hüseyin, halka hitaben vaaz ve nasihat ederken sırtında bir cübbe vardı. Kendi karargahına dönmek isterken, Tamim oğullarından Ömer-i Tahavî adlı birisi, bir ok fırlattı.

Ömer-i Tahavî’nin (ona lanet olsun) attığı ok, Hz. Hüseyin’in  elinin içine isabet etti; elini cübbesine yapıştırmıştı... Hz. Hüseyin, adamlarının olduğu yere gidince, dikkatlice onun adamlarının kaç kişi olduğunu saydım. Yüz kişi civarındaydı. Ali (a.s) oğullarından beş kişi, Haşim oğullarından on altı kişi, Salim oğullarından bir kişi, Kinane oğullarından Halif ile İbn Umeyr b. Ziyad vardı...” diyor.

Bazı kaynaklara göre:

Hz. Hüseyin, bu güzel konuşmayı yaptıktan sonra Ömer b. Sâd ile görüşmek istediği söyleniyor. Ömer ise onunla bir araya gelmeyi sevmemesine rağmen, sonunda Hz. Hüseyin’le görüşmeye razı oldu. Hz. Hüseyin:

“Ey Ömer! Zina’dan doğma olan Ziyad oğlu Ubeydullah’ın sana Rey ve Cürcan şehirlerinin saltanatını vereceği ümidi ile beni öldüreceksin. Fakat, senin bu maksadına kavuşmayacağına Allah’a yemin ederim. Rey ve Cürcan’dan nasibini almayacaksın. Bu söylediklerim, bana ulaşan sağlam âhittir (Resulullah (s.a.a)’in sözüdür).

Ey Ömer! İstediğin şeyi yapabilirsin. Fakat ne dünyadan ne de ahiretten yararlanamayacaksın. Kamış sopalar üstünde senin başının dolaştırıldığını, Küfe çocuklarının senin başını taşladıklarını görür gibiyim...” buyurdu.

 

Ömer b. Sâd, bu sözleri dinlemeye tahammül edemedi. Ordusuna hitaben:

“Ne bekliyor sunuz?. Hüseyin ve adamlarına saldırın” diyerek savaşın başlamasını emretti.

Bu esnada Hz. Hüseyin, Resulullah’ın (s.a.a) Mürtecaz adlı atına bindi; kendi safının önüne geçti ve:

“Allah için bize yardım eden var mı?

Resulullah’ın yakınlarından, bu milletin kötülüğünü uzak edecek yardımcı var mı?” diye feryad ediyordu” dedi.

 

HÜRR’ÜN HZ. HÜSEYİN’İN SAFINA KATILMASI:

Ömer b. Sâd’ın adamlarının Hz. Hüseyin’in çadırına doğru yürüdüklerini gören Hürr b. Yezid, Hz. Hüseyin’in:

“Allah için bize yardım eden var mı? Resulullah’ın yakınlarından kötülüğü uzaklaştırmak isteyen yok mu?” dediğini işitince, gaflet uykusundan ayıldı.

Hürr, Ömer b. Sâd’ın yanına gitti ve: “Ey Şerif! Hüseyin’le savaşacak mısın?” diye sordu.

Ömer dedi ki:

“Evet, Allah’a and olsun ki Hüseyin’le savaşmak, çok kolay olacaktır. Başlarını bedenlerinden ayıracağız, kollarını keseceğiz...” Hürr:

“Bu işi savaşsız halletmen mümkün değil mi?” diye sordu. Ömer:

“Benim elimde olsaydı, savaşmadan hallederdim. Fakat senin amirin (Şerifin) Ubeydullah, barıştan kaçtı, sulh’a razı olmadı” diyerek suçu başkalarına attı. Hürr, bu red cevabı alınca hüzünlendi, geri döndü ve yerde durup düşünmeye başladı.

Hürr kendi askerlerinden olan Kurre b. Kays’a:

“Ey Kurre! Kendi atına su verdin mi?” diye sordu. Kurre:”  “Su vermedim” deyince Hürr: “Atına su vermek istemiyor musun?” dedi. Kurre diyor ki: “Allah’a and olsun ki Hürr’ün sözlerinden onun karargahtan kaçacağı, savaştan uzak olacağı anlaşılıyordu. Benim bilmemi de istemiyordu. Allah’a yemin ederim ki onun Hz. Hüseyin’in yanına kaçacağını bilmiş olsaydım, ben de onunla birlikte kaçardım”.

Kısaca Hürr, kendi karargahından yavaş-yavaş uzaklaşıyordu. Hz. Hüseyin’in karargahına doğru yaklaşıyordu. Muhacir b. Avs, ona: “Ey Hürr! Ne yapmak istiyorsun? Savaştan kaçacak mısın?” diye sordu. Hürr, Muhacir’e yanıt vermedi. Fakat Hürr’ün bedeni, titremeye başladı Muhacir b. Avs:

“Ey Hürr! Allah’a and olsun ki şimdiye kadar, hiç bir savaşta, senin bedeninin titrediğini ve senin tereddütte olduğuna rastlamadım. Bana: “Küfenin en yiğit ve cesur insanı kimdir.?” Diye sorsalardı, senden üstün kahraman olacağını söyleyemezdim. Ey Hürr! Senin bu titremenin sebebi nedir?” diye sordu. Hürr dedi ki:

“Allah’a and olsun ben, kendimi cennet ile cehennem arasında görüyorum. Allah’a and olsun ben, parça- parça edilsem de, ateşe atılsam da, hiç bir şeyi cennet’e tercih etmem...” Sonra atına bindi, Hz. Hüseyin’in karargahına doğru gitti; ellerini başının üzerine koymuş: “Allah’ım! Sana sığınıyorum, sana dönüyorum” diyordu. Hz. Hüseyin’in huzuruna varınca:

“Ey Hüseyin! Dostlarının ve Peygamber (s.a.a) evlatlarının gönüllerini kırdığım için beni bağışla” dedi.

Ebu Cafer Taberî’nin rivayetine göre: “Hürr’ün Hz. Hüseyin ve dostlarına taraf geldiğin gördüklerinde, onun savaş için geldiğini sandılar. Fakat yaklaşınca, eman için geldiği, savaş için gelmediğini anladılar. Hürr, Hz. Hüseyin’e yaklaştı, selam verdi...” deniliyor.

Şeyh Abbas-ı Kummî’ye göre: “Hürr (r.a) Hz. Hüseyin için bu sözleri söylemiştir:

(Şiir) “Ey Hüseyin! Maksat ve hedefimizsin,

Yaptıklarımıza şahitsin ve meşhudumuzsun,

Seni sevmek, her,  mutluluğun anahtarıdır,

Sana hizmet, özgürlüklerin en güzelidir,

Ey dertlilerin dostu! Bizlere dost ol,

Çaresizlere çare bulan! Bizlere çare bul,

Size yaptığım hatalarımı af et,

 

    Allah’tan Fırdevs’i istiyorum

    Sana geldim, bize çare yok mu?

    Dostumuz yoktur, bize çare bul,

    Ey Hüseyin! Senden gayri kime gideriz?

    Fakat size çok nankörlük ettim,

    Sen Allah’a giden yolun özüsün,

    Ey Hüseyin! Canımı sana feda ediyorum,

Sonra Hürr, Hz. Hüseyin’e:

“Ey Peygamber oğlu! Sana feda olayım. Gideceğiniz yere engel oldum; geri dönüşünüze izin vermedim; sizi çıkmaza soktum. Nihayet bu musibetli çöle geldik. Bu milletin, size böyle davranacaklarını sanmazdım, senin sözünü red edeceklerini bilmezdi.

Allah’a and olsun ki böyle olacağını bilseydim, yaptıklarımı yapmazdım. Şimdi yaptıklarıma pişmanım; Allah’a tövbe ettim. Yüce Allah, benim tövbemi kabul buyurur mu?” diye sordu. İlahi rahmetin sembolü olan Hz. Hüseyin:

“Ey Hürr! Evet, yüce Allah, senin tövbeni kabul buyuracak ve seni af edecektir. Şimdi in ve yanımıza gel” buyurdu.

Hürr, Hz. Hüseyin’e:

“Senin yolunda savaşmak, inmekten daha hayırlıdır...” dedi. Hz. Hüseyin Hürr’e:

“Ey Hürr! Nasıl istiyorsan öyle yap” buyurdu. Hürr, Hz. Hüseyin’in yanından ayrıldı; Küfe ordusunun karşısına geçti ve onlara hitaben:

“Ey Küfe halkı! Anneleriniz, cenazelerinize otursunlar (Allah ölümü size nasip buyursun) ve size ağlasınlar. Bu Salih (iyi) insanı, dâvet ettiniz; yanınıza çağırdınız. Sizin dâvetinizi kabul edip size yaklaşınca, onun yardımcısı olmadınız; düşmanlarıyla birleştiniz. Oysaki onun yolunda savaşmaya ve canlarınızı feda etmeye kararlı idiniz. Ona yardım etmekten sakındınız; onun etrafını kuşattınız. Onun, Allah’ın yarattığı herhangi bir şehire gitmesine engel oldunuz. Onu, düşman gibi esir ettiniz. O şimdi, hiç bir tarafa gidemez oldu.

Hüseyin’i âilesini, çocuklarını ve dostlarını, Fırat’ın akar suyundan uzak tuttunuz. Oysaki Yahudiler, Hrıstiyanlar, diğer milletler; köpekler, domuzlar vs. hayvanlar bu sudan yararlanıyorlar. Şimdi siz, Peygamber (s.a.a)’in bu Ehlibeytini, susuz bıraktınız...

“Ey Küfe halkı! Peygamber (s.a.a)’den sonra, onun soyuna en kötü davranan insanlarsınız. Yüce Allah, insanların susayacakları gün, sizleri doyurmasın.” dedi.

Hürr’ün konuşması devam ediyordu ki bir grup insan, ona ok fırlattılar. Hürr, geri döndü; Hz. Hüseyin’in yanında durdu.

Ömer b. Sâd:  “Ey  Derid! Sancağı getir” diye emretti. Derid, Sancağı getirdi. Ömer, Hz. Hüseyin’in karargahına doğru bir ok fırlattı ve:

“Ey millet! Şahit olun, Hüseyin’in ordusuna oku fırlatan ilk insan benim”dedi.

Seyyid b. Tavus (r.a) diyor ki:

Ömer b. Sâd, Hz. Hüseyin’in ordusuna taraf oku attıktan sonra, onun askerleri de okları atmaya başladılar. Ömer’in ordusundan gelen oklar, Hz. Hüseyin’in ordusuna yağmur gibi yağıyordu. Bu durumu gören Hz. Hüseyin, dostlarına:

“Kalkın, ölüm için hazırlanın; ölümden kaçış imkansızdır. Allah, size acısın. Bu oklar, sizi ölüme dâvet eden elçilerdir” buyurdu.

Hz. Hüseyin’in dostları, Ömer b. Sâd’ın adamlarıyla, bir saat kadar savaştılar. Bu çatışmada Muhammed b. Ebu Talib-i Musavî’ye göre; Hz. Hüseyin’in elli tane dostu, şehit olmanın unvanına sahip oldular.

Şeyh Abbas Kummi “Müntaha’l a’mal” adlı kitabında diyor ki:

Birinci çatışmada şehit olanların isimlerini biliyorum. Bu şehitlerin isimleri, İbn Şehr-i Aşub’un “Menakib” adlı kitabında şöyledir:

  1. Naim b. Aclan: Naim, Noman b. Aclan’ın kardeşidir. Noman ise Hz. Ali’nin ashabındandı. Naim ile Noman’ın, şair ve kahraman oldukları da söyleniyor. Siffin savaşında Hz. Ali’nin yanında olmuşlardı.
  2. İmran b. Haris’il Eşcâ’îî.
  3. Hanzale b. Amr’ül Şeybanî.
  4. Kasit b. Zuheyr.
  5. Müksit b. Zuheyr.
  6. Küfenin ileri gelenlerinden, abidlerinden ve sözü geçenlerinden Kinane b. Atik-i Tağlebî.
  7. Amr b. Zabiâ b. Kays-ı Tamimî. Amr’ın farslılardan ve yiğit bir insan olduğu söyleniyor. Bazı rivayetlere göre; Amr, önce Ömer b. Sâd’ın adamlarındandı; sonra Hz. Hüseyin’in dostlarının arasına katılmıştır.
  8. Zurğame b. Malik-i Tağlabî. Bazı kaynaklara göre:

“Zurğame, ilk çatışmada şehit olmamıştır. Öğle namazından sonra savaşırken şehit olmuştur” denilmiştir.

  1. Âmir b. Müslim-i’l Âbdî.
  2. Basra Şialarından olan Salim. Salim, Basra Şialarındandı; hizmetçisi olan Âmir b. Müslim’il Abdî ile, arkadaşları olan Seyf b. Malik, Edhem b. Ümeyye ve Yezid b. Sabit ile ve oğullarıyla Hz. Hüseyin’in yardımına gelmişlerdi ki ilk çatışmada şehit oldular. Sonuç olarak: Salim’in arkadaşları Seyf b. Malik.
  3. Şehit, Edhem b. Ümeyye.
  4. Şehit, Yezid b. Sabit ise.
  5. Şehit oluyorlar.
  6. Zuheyr b. Salim.
  7. Osman b. Ali (a.s).
  8. Hürr b. Yezid-i Riyahi.
  9. Zuheyr b. Kayn.
  10. Âmr-ı Seydavî.
  11. Bişr-i Hazremî.
  12. Seyf b. Abdullah b. Malik’il Abdî. Bazı kaynaklara göre: “Seyf, birinci çatışmada şehit olmamıştır. Öğle namazından sonra çatışmada şehit düşmüştür.” Deniliyor. (Allah, ona rahmet eylesin).
  13. Abdurrahman b. Abdullah’il Erhabî’il Hamedanî. Abdurrahman, İran’ın Hamedan şehrindendi. Küfe halkının yazdıkları mektuplardan bir kısmını, Kays b. Müsehher ile birlikte, Hz. Hüseyin’e götürdü. Ramazan ayının on ikinci günü, Hz. İmam’ın yanına varmıştı.
  14. Habbab b. Âmir-i Taymî. Habbab, Küfe Şialarındandı. Müslim b. Akil ile biât etmişti. Küfe halkı, Müslim’i şehit edince Habbab, Küfe’yi terk etti. Hz. Hüseyin’e yardım için yola çıktı. Hz. Hüseyin’le yolda karşılaştı.
  15. Amr-ı Candâ’i. İbn Şehr-i Aşub’a göre; Amr, ilk çatışmada şehit olanlardandı. Fakat bazılarına göre: “Amr, çatışmada yaralanmıştı, yere düşmüştü. Amr’ın başına isabet eden kılıç yarası ile o, yere düştü. Dostlarının yardımı ile savaş meydanından alınıp evine götürdü. Bir yıl kadar yaşadı, sonra hakkın rahmetine kavuştu.” Deniliyor.
  16. Halas b. Amr-ı Ezdi’r Rasibî. Halas, Küfe halkının büyüklerindendi; aynı zamanda da Hz. Ali’nin ashabındandı. Halas, Hz. Ali’nin Küfe temsilcisi idi.
  17. Savar b. Ebu Umeyr-i Nahmî. Savar, ilk çatışmada çok yara almıştı; ölülerin arasında idi. Onu esir olarak Ömer b. Sâd’ın yanına götürdüler. Ömer b. Sâd, Savar’ın öldürülmesini istedi. Fakat Savarın yakınlarından bir grup Ömer’in adamlarındandı. Savar’ın öldürülmemesi hususunda rica ettiler. Ömer, onu öldürtmekten vazgeçti. Savar-ı esir olarak tutmuşlardı. O çok yaralı idi. Nihayet altı ay kadar yaşamıştı.
  18. Mukiâ b. Semmame. Mukiâ aynen Savar gibi esir alınmıştı. Mükiâ’nın adamları onu Küfeye kadar götürdüler. Übeydullah b. Ziyad’dan gizli tuttular. Übeydullah, Mükiâ’nın esir edildiğini ve adamlarının onu Küfede gizlediklerini öğrenince, onun öldürülmesini istedi. Esed oğulları, Mükiâ’nın af edilmesi hususunda iltimas ettiler. Übeydullah, onun katlinden vazgeçti. Übeydullah, Mükiâ’nın Umman’da Zare adlı bir yere sürgün edilmesini emretti. Onu, Ummanda  Zariye sürgün ettiler. Mükiâ, çatışmadaki yaralanmanın şiddetiyle hastalıktan kurtulamaz oldu. Sonunda bir yıl kadar yaşadı ve sonra yüce Allah’ın huzuruna alnı ak gitti. (Allah ruhunu şad eylesin- âmin)
  19. Ammar b. Ebu Seleme-i Dalanî. Ammar, inananların amiri Hz. Ali’nin dostlarındandı. Onun hizmeti çoktu. Bazı kaynaklara göre: “Ammar, Peygamber (s.a.a) efendimizin sahabesi olma şansına kavuşmuştur” deniliyor.
  20. Amr b. Hamek’in hizmetçisi olan Zahir. Zahir, Hicri altmış yılında hac ziyaretine gidiyor. Mekke’de Hz. Hüseyin’in huzuruna varıyor, onu ziyaret ediyordu.

Hz. Hüseyin, Küfeye doğru çıkınca, zahirde onunla birlikte çıkmıştı. Aşura gününe kadar Hz. Hüseyin’in huzurundan ayrılmadı. Aşura günü birinci çatışmada şehit oldu. (Selam olsun sana ey Zahir! Allah ruhunu şad eylesin) Zahir, aynı zamanda Hz. Ali’nin ashabındandı.

Mısırlı Noman Kadı diyor ki:

Amr b. Hamek, Muaviyenin korkusundan memleketini terk etti; bir adaya gizlendi. Amr’ın yanında Zahir adlı bir hizmetçisi vardı. Zahir, Hz. Ali’nin ashabındandı. Yılanın Amr’ı vurması ile bedeni veremlemeye başlamıştı.

Amr, hizmetçisi Zahir’e: “Dostum Allah Resulü (s.a.a) bana, öldürüleceğimi ve kanımı akıtacaklarını buyurmuştur” dedi.

Amr’ın konuşması yeni bitmişti ki bir kaç tane atlının kendisini aradıklarını görünce Amr, hizmetçisi Zahir’e: “Sen, gizlen. Bunlar, beni arıyorlar. Beni, öldürecekler; başımı (Muaviyeye) götürecekler. Bunlar gittikten sonra, sen çık. Bedenimi götür, mezara göm” dedi. Zahir, efendisi Amr’a:

“Canım çıkıncaya kadar bunlarla savaşacağım, seninle beraber ölünceye kadar” dedi.

Amr, Zahir’e:

“Sana söylediklerimi uygula ki yüce Allah sana çıkış yolu nasip buyursun” dedi. Zahir, efendisi Amr’ın sözüne uydu, düşman elinden kurtuldu. O, yaşıyordu. Nihayet Kerbela’da şehit oldu.

  1. Noman b. Amr-ı Ezdi’r Rasibî. Noman, ilk çatışmada şehit olanlardan Halas’ın kardeşidir. (Allah her ikisine de yüksek derece nasip buyursun).
  2.  Cable b. Ali Şeybanî. O, Küfenin kahramanlarındandı.
  3. 32- Mesûd b. Haccac-ı Taymî ve oğlu Abdurrahman. Mesud ve oğlu Abdurrahman, tanınmış yiğitlerden di. Ömer b. Sâd’ın ordusunda idiler. Savaştan önce Hz. Hüseyin’le karşılaşmışlardı.

Mesud ve oğlu, Hz. Hüseyin’le karşılaştıktan sonra, onun yanından ayrılmadılar. Nihayet Aşura günü ilk çatışmada şehit oldular. (Allah her ikisinin de ruhlarını şad eylesin. Amin).

33-Zuheyr b. Bişr-i Hasâmî.

34- Tâ’î kabilesinden Ammar b. Hassan b. Şureyh. Ammar hakiki Şialardandı. Hz. Hüseyin’le birlikte Mekke’den çıktılar, Kerbelaya geldiler. Ammar, ilk çatışmada şehit oldu.

Ammar’ın babası Hassan, Hz. Ali’nin ashabındandı. Siffin savaşında Hz. Ali’nin safında şehit olmuştur.

Rical kitaplarında Ammar’a “Amir” denilmiştir.

 

Ammar’ın (Amir’in) soyundan:

Abdullah b. Ahmed b. Amir b. Süleyman b. Salih b. Vahab b. Amir’dir. Ammar’ın soyundan olan Abdullah, büyük İslam âlimlerindendi. Bir çok kitap yazmıştır. KAZAYA-İ ALİ (Ali (a.s. ’ın savaşları) adlı kitap, onlardan biridir.

Şeyh Neccaşi’ye göre:

Ammar’ın soyundan olan Abdullah, babasının (Ahmed’in), Hz. Ali Rıza ile Hz. Muhammedi Taki’nin müezzinliğini yaptığını kitaplarında kayd etmiştir. Böylece Ammar ve soyundan olanların, hakiki Şiâ olduklarını öğrenmiş oluyoruz. (Allah hepsinin ruhlarını, şad eylesin.)

35- Müslim b. Kesir-i Ezdi. Müslim, Küfelidir. Hz. Ali’nin sahabelerindendi. Hz. Ali’nin yanında, savaşlardan birinde, ayağından yaralanmıştı. Müslim, Hz. Hüseyin’in yanında Kerbela’ya kadar ayrılmadı. Aşura günü ilk çatışmada şehit oldu.

36- Nâ’fi. O, Müslim b. Kesir-i Ezdi’nin hizmetçisiydi. Öğle namazından sonra, çatışmada şehit olduğu söyleniyor.

37- Zuheyr b. Salim-i Ezdi. Zuheyr, Ömer Sâd’ın adamlarındandı. Aşura gecesi Hz. Hüseyin’in safına katılmıştır.

38- Abdullah b. Yezid b. Sabit-i Basra, Şialarındandı.

39- Übeydullah b. Yezid b. Sabit-i Abdî. Übeydullah, Abdullah’ın kardeşidir; Basralıdır. Her iki kardeş, birinci çatışmada şehit olmuşlar.

Ebu Cafer Taberî’ye göre:

Basra Şialarından bir grup, Münkiz kızı Mariye adlı hanımın evinde toplanmışlardı. Mariye de Şiâ cemaatindendi. Bu toplantı, Übeydullah b. Ziyad’ın Küfe sokaklarını, yollarını kontröl altına aldığı zamandı. Übeydullah, hiç kimsenin Hz. Hüseyin’le görüşmemesi için Basra’dan Küfeye kadar yolları denetleme altına almıştı.

Mariye, Abd’ül Kays kabilesindendi. Mariyenin evinde toplanan Şialardan ve aynı kabileden olan Yezid b. Sabit, Hz. Hüseyin’e yardım için yola çıkacağını beyan etti. Arkadaşları, on:

“Ey Yezid! Übeydullah’ın adamlarının, sana zarar vermelerinden korkuyoruz” dediler.

Yezid b. Sabit:

“Allah’a and olsun ki atlarımızın, develerimizin veya kendimizin ayaklarımız, şehrin dışına atılırsa, ne Übeydullah ne de adamları, bizi yakalayamazlar, bulamazlar da” dedi. Sonra evine gitti ve oğullarına:

“Kim benimle geliyor?” dedi. Yezid b. Sabit’in on tane oğlu vardı; iki tanesi, onun yanında gitmeye razı oldular.

Yezid b. Sabit ve oğulları (Abdullah ve Übeydullah), Basra’dan gizlice  kaçtılar. Ebtah adlı yerde Hz. Hüseyin’in yakınında çadırlarını kurdular.

Yezid b. Sabit, Hz. Hüseyin-i görmek için çadırından çıktı, onun çadırına doğru gitti. Bu arada Hz. Hüseyin-e durumu anlattı. Hz. Hüseyin Yezid b. Sabit’i görmek için, onun çadırına doğru gitti; orada olmadığını gördü. Hz. Hüseyin’e:

“O, seni ziyaret etmek  için, çadırınıza gitti” dediler. Hz. Hüseyin onun gelmesini bekledi. Yezid b. Sabit, Hz. Hüseyin’in çadırına varmıştı; fakat İmam (a.s)’ı orada görmeyince, nerededir” diye sordu. Ona: “İmam (a.s), seni görmeğe gitti” denilince, o, kendi çadırına gitti. Hz. Hüseyin’i görünce: “Bİ FAZLILLAH VE Bİ RAHMETİHİ VE Bİ ZALİKE FELYEFREHU” -........Allah’ın fazlı ve rahmetindendir. Bu nedenle sevinmeleri gerekir....” ayetini okudu. Sonra Hz. Hüseyin’e selam verdi, yanında oturdu ve Basra’dan gelişinin sebebini anlattı.

Hz. Hüseyin, onun hakkında hayır duâ etti. Yezid b. Sabit ve oğulları Kerbela’da şehit oldular. (Allah onların derecelerini yüksek eylesin. Amin)

Bazı tarihçilere göre:

“Yezid b. Sabit Basra’dan ayrıldığı an, Amir ve hizmetçisi Salim, Seyf b. Malik ve Ethem b. Ümeyye de onunla birlikte çıktılar. Hz. Hüseyin’in yanına vardılar ve Aşura günü şehit oldular.....” deniliyor.

40- Cundeb b. Hicr-i Kandi. Cundeb, Hz. Ali’nin Şialarındandı.

41- Cenade b. Ka’b-ı Ensarî.

42- Amr b. Cenabe, Amr, babası Cenade’nin şehit olmasından sonra, annesinin isteği üzerine savaş meydanına gitti ve şehit oldu.

43- Salim b. Amr.

44- Kasım b. Habib-i Ezdi.

45- Bekr b. Hayy-ı Taymî.

46- Cavin b. Malik-i Taymî.

47- Ümeyye b. Sâd-ı Tai.

48- Abdullah b. Bişr. O, tanınmış yiğitlerdendi.

49- Bişr b. Amr.

50- Haccac b. Bedr-Basri. O, Basralı idi. Aynı zamanda Basra şehrinden olan: Ka’neb b. Amr-ı Nemri ve A’iz b. Mecmâ b. Abdullah’ın da şehit oldukları söylenmiştir.

(Allah, tamamının ruhlarını şad eylesin. Amin)

Şeyh Abbas Kummi devamen:

“On kişi Hz. Hüseyin’in hizmetçilerinden, iki kişi de Hz. Ali’nin hizmetçilerinden, birinci çatışma da şehit olmuşlardır” diyor.

  1. Eslem b. Amr. O, Hüseyin (a.s)’ın katibi idi.
  2. Garip b. Abdullah-ı Diali. Garibin annesi, Hz. Hüseyin’in hizmetçisi idi.
  3. Menhec b. Sahm. O, Hz. Hüseyin’in hizmetçisi idi. Hz. Hasanın çocukları ile birlikte şehit olmuştur.
  4. Sa’d b. Hars. O, Hz. Ali’nin hizmetçisi idi.
  5. Nasr b. Ebu Neyzar. O, Hz. Ali’nin hizmetçisi idi.
  6. Hz. Hamza (r.a)’nın hizmetçisi olan Hars b. Nebhan. Vs....

Kısacası birinci çatışmada ölenlerin sayısı çoktu. Hz. Hüseyin, bunların şehit olduklarını öğrenince çok üzüldü. Hz. Hüseyin, üzüntülü bir halde elini sakalına koydu ve

“Yahudiler, Allah için  Ô’nun oğlu var” dedikleri için, Allah’ın kahrına müstahak oldular.

Hıristiyanlar, Allah için üç’e inandıklarından, Allah’ın kahrına müstahak oldular.

Mecusiler, aya ve güneşe yöneldikleri için, Allah’ın kahrına müstahak oldular. Kendi Peygamberlerinin oğlunu öldürmekte birlik oldukları için, Allah bu millete azabını indirecektir. Allah’a and olsun ki, bu milleti, kanıma boyanarak Rabbime kavuşunca, Rabbime şikayet edeceğim...” buyurdu.

 

HZ. HÜSEYİN’İN DOSTLARININ, ÖMER B. SA’D’IN ORDUSU İLE SAVAŞMALARI:

Küfe halkının gönülleri Hz. Hüseyin’le, kılıçları da onun düşmanlarının lehine idi. Bu nedenle Aşura günü Ömer’in ordusu Hz. Hüseyin’le savaş olmasını gönülden istemiyorlardı; veya savaşın gecikmesini istiyorlardı. Bir taraftan Peygamber (s.a.a) oğlu olan Hz. Hüseyin’in zulme boyun eğmeyeceğini  biliyorlardı, diğer taraftan da Übeydullah’ın savaş emri vermesi, savaşın kaçınılmaz olduğunu gösteriyordu.

İlk çatışma toplu halde olmuştu. Sonraki çatışmalar teke tek veya grup-grup oluyordu.

Ömer b. Sa’d’ın ordusundan savaş meydanına giden ilk İnsan, Riyad b. Ebih’in hizmetçisi Yesar ile Übeydullah’ın hizmetçisi  Salim idi. Yesar ve Salim, savaş, meydanına birlikte gittiler.

Hz. Hüseyin’in dostlarından Abdullah b. Umeyr-i Kelbî, onlarla savaşmak için meydana çıktı.

Yesar ve Salim:

“Sen kimsin? Bizim karşımıza çıktın” dediler. O: “Ben, Umeyr oğlu Abdullah’ım” dedi.

Salim ve Yesar, ona:

“Biz , seni tanımıyoruz; geri dön. Mezahir oğlu Habib, Zuheyr b. Kayn ve Berir’in gelmesini söyle; onlar gelip bizimle savaşsın” dedi.

Abdullah, Yesar’a hitaben:

“Ey zinadan olma! Senin arzuna göre mi geleceğiz?” dedi ve bir ok fırlattı; Abdullah’ın attığı ok ile Yesar, yere düştü. Übeydullah’ın hizmetçisi Salim, Yesar’ın yanına koştu; sonra Abdullah’a saldırdı.

Abdullah , Yesarla meşgul iken, Salim’in ani saldırısına maruz kaldı. Salim’in vuruşu ile Abdullah’ın sol eli koptu, yere düştü. Abdullah kolunun koptuğuna aldırış etmeden, yaralı aslanlar gibi Salim-e saldırdı; Salim’in başını bedeninden ayırarak cehenneme gönderdi.

Amr b. Haccac kendi adamları ile birlikte, Hz. Hüseyin’in adamlarına saldırdılar. Hz. Hüseyin’in adamları dizlerini yere vurdular; mızrakları, onlara doğru uzattılar. Düşman tam yaklaşınca

 

 

 

     

 

 

 

         

      

 

  

 

 

 

Yeni Makale ve Video öğeleri

Yeni Kitaplar

  • El Mizan Tefsiri c.11

    el-Mîzan gibi çok yönlü bir tefsiri okumanın Kur'ân-ı Kerim'in anlaşılması ve ta ...
  • Cemâl Aynası

    Merhum İmam Humeyni'nin en önemli fakat en tanınmayan boyutu, onun ilmi konumudur. O kendisini tüm İsla ...