Allah Adına Konuşmak

Cuma, 31 Ocak 2014 18:52

 

İsa POLAT

Bismillahirrahmanirrahim

Hamd, senâ ve övgülerin en güzeli; Âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahîm, Din gününün mutlak sahibi ve hâkimi olan Allah’adır (c.c). Salât ve Selam; O’nun âlemlere rahmet vesîlesi, kutlu ve şerefli elçisi, iki cihan serveri Muhammed Mustafa’ya (s.a.a) ve onun mutahhar soyuna ve takipçilerinin üzerine olsun inşallah.

“Öyle ki size, kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size Kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir elçi gönderdik. ” (Bakara  151)

“O, ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde idiler. ” (Cum’a 2)

 Bu ayetleri ben çok önemsemişimdir ve bu ayetler üzerinde zihinsel açıdan biraz egzersiz yapmak istiyorum. Bakara suresinde Rabbimiz buyuruyor ki; “Sizin içinizden olan ve yine sizin için bir peygamber gönderdik, O peygamber (s.a.a) size Allah’ın ayetlerini okur, sizi tezkiye eder, size kitabı ve hikmeti öğretir ve size bilmediğiniz şeyleri öğretir. ” Cum’a suresinde ise; “Siz ümmiler için bir peygamber gönderdi, O size Allah’ın ayetlerini okur, sizi tezkiye eder, size kitabı ve hikmeti öğretir. Nitekim siz bundan önce yol bilmez bir durumda idiniz, şaşkınlık içinde idiniz, karanlıklar içinde idiniz. ”

“Ve henüz kendilerine ulaşıp katılmamış olan diğerlerine de (peygamber gönderilmiştir); O (Allah), üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Cum’a / 3)

 Bu ayette Cenab-ı Hâk, risâletin evrenselliğini yani; Peygamberlik görevinin hem kendi bulunduğu dönemi ve hem de daha sonra gelecek dönemleri kapsadığını çok net bir biçimde ifade buyurmuştur. Bu ayetlerden biz şunu anlıyoruz ki; Allah’ın ayetlerini bize okuyacak, bizi tezkiye edecek, bize kitabı ve hikmeti öğretecek ve bize bilmediğimiz şeyleri öğretecek birine her zaman ihtiyacımız var. Bu ayetlerden bunu rahatlıkla çıkarabiliriz. İnsanoğlunun bu işleri icra edecek birisine her zaman ve her dönemde ihtiyacı vardır. Eğer bu olmazsa biz karanlıklar içinde kalacağız. “Nitekim siz bundan önce apaçık bir dalalet üzereydiniz” Buradaki dalalet; yol bilmezlik, çaresizlik, karanlık, ne yapacağınızı bilmez haldeydiniz anlamındadır.

 Birinci çıkarımımız; Allah’ın öngördüğü evrensel yapı ve bu evrensel yapıdaki insanların konumlanışı açısından, insanların böyle birine ihtiyacının olduğudur.

 İkinci çıkarımımız; İnsanların muhtaç olduğu ve bu ayetlerde sözü edilen şeylerin, bir elden karşılanmasıdır. Tabiri caiz ise, her bir ihtiyaca departmanlar diyelim. Bu departmanların tümünün bir elden deruhte edilmesi; yani ayetlerin okunuşu, insanların nefislerinin tezkiyesi, kitabın ve hikmetin öğretilmesi ve insanların bilmediği şeylerin öğretilmesidir. Dikkat ederseniz bunların her biri farklı farklı olgular. Ayetleri okumak, nefisleri tezkiye etmek, kitabı ve hikmeti öğretmek ve insanlara bilmediği şeyleri öğretmek. Bunların hepsinin bir elden karşılanması gerekir. Ayetin yapısından bu sonucu çok net bir şekilde çıkarabiliriz.

 Üçüncü çıkarımımız; Hemen hemen bütün müfessirler “Allah’ın ayetleri” tabirinden maksadın, Kur’an-ı Kerim’in ayetleri olduğunu belirtiyorlar. Çünkü tilavet okumaya tekabül ediyor ve “size Allah’ın ayetlerini okur” buyruluyor. Yani Peygamber bize ayetleri okuyacak, yani Allah ona ayetleri indirecek ve o da bize okuyacak. Bu kısmı iblağ ile, tebliğ ile alakalı bir şey. Yani Allah’ın ayetlerini bize ulaştıracak. Kur’an-ı Kerim’in peygambere inzal kısmını içeriyor burası.

İlk olarak; Peygamber’e Kur’an inzal oluyor ve peygamber de O’nu bize okuyor. Ama burada inzal sanki biraz geriye atılmış, sanki peygamberde o ayetler mevcut ve O da bize okuyor. Mevcudu bize okuyor, mevcudu bize ulaştırıyor.

İkincisi; bizi tezkiye edecek, çok önemli departmanlardan biridir bu. Bizim nefsimizin aykırılıklarını, nefsimizden kaynaklanacak ve bizim helâkimize vesile olacak her ne varsa, aklımıza her ne gelirse peygamberin vazifesi bizi nefsimize karşı koruyacak, bizi terbiye edecek, nefsimize karşı bizi yetiştirecek. Yani antrenör gibi bize idman yaptıracak, nefis düşmanımıza karşı nasıl gardımızı almamız gerektiğini, nasıl saldırıda bulunmamız gerektiğini, nasıl karşı koymamız ve defansta bulunmamız gerektiğini bize öğretecek.

Üçüncüsü; Kitabı bize öğretecek. Yukarıda bahsettiğimiz birinci makamda kitabı bize okuyordu. Ne yazılıysa bize okuyor, gerisine karışmıyor gibi algılanabilir. Fakat vazifesi ondan ibaret değilmiş, bir vazifesi daha var ki, bize onu öğretecek ve o okuduğu ayetin ne anlama geldiğini, hangi hükümleri içerdiğini, hangi ilimleri ve hangi delilleri içerdiğini, nerelere kadar delil olabileceğini, kapsamını ve ulaşabileceği yeri bize öğretecek. Kelimelerini ve kavramlarını, şu kavram şu ayette hangi anlama geliyor, şu kavram şu ayette aynı kavram olmasına rağmen, bir başka ayette niçin başka bir anlam içeriyor. Bunların hepsini peygamber bize öğretecek. Bu da yetmiyor, bir de bize hikmeti öğretecek.

Hikmetin tanımını ben âcizane her zaman şu şekilde yapmışımdır; ilim, ateş etmeyi öğrenmektir. Hikmet ise her attığımızda 12’den vurmayı becermektir. Herkes ateş edebilir ve herkes ateş etmeyi öğrenebilir. Fakat herkes her attığında 12’den vurmayı beceremez. Hikmet, 12’den vurmayı bilmektir, yani bilgiyi ve ilmi yerli yerince kullanmaktır. Peygamberin vazifelerinden ve gönderiliş maksatlarından birisi kitabı öğretmektir, ama orada da kalmıyor. Birde onu nasıl kullanacağımızı, nasıl yerli yerince kullanacağımızı bize öğretecektir. Onun için olsa gerektir ki, herhalde bizim Türkçemizde artık bir deyim haline gelmiştir; “her doğru her yerde söylenmez”. Oysa söylediğiniz doğru ise, niye söylenmesin? Muhit, mekân, zaman bunlar çok önemli. Eğer bir doğruyu, o doğruya uygun olmayan bir muhitte ve zeminde sunmak suretiyle reddedilmesine vesile olduysanız, doğruyu zayi etmiş olursunuz.

Bildiğiniz gibi Ehl-i Beyt fıkhında bir kural vardır; siz birisini bir haramla meşgulken gördüğünüzde, onun haram olduğunu ona hatırlatmanıza rağmen devam edeceğine dair ihtimal varsa, o yaptığının haram olduğunu hatırlatmanız size haramdır. İlmin yerli yerince kullanılması çok önemli bir şeydir. Buna da hikmet diyoruz. Fıkıhta hüküm bahsine kadar uzanmış, fıkıhta kural altına alınmış. Bunun tam tersi de söz konusudur. Yani siz onun haram olduğunu söylediğiniz an, terk edeceğine yakîniniz varsa, bu sefer hatırlatmamanız size haramdır. Hatırlatmamıza rağmen terk etmeyeceğine yakînimiz varsa, hatırlatmamız haram olduğundan dolayı terk mi edelim? Arkadaşı bırakalım da o haramı işlesin mi? Hayır, yine ona bir ikazda bulunun, ama onu haramla yüz yüze getirmeyin. Yanlış olduğunu söyleyin, kötü olduğunu söyleyin, güzel olmadığını söyleyin, sana yakıştıramıyorum, temsil ettiğin makama yakıştıramıyorum, sen bunu yapabilecek birisi değildin, niye bunu yapıyorsun deyin. Ama asla haram kelimesini kullanmayın. Çünkü haram kelimesini kullanmanıza rağmen devam ederse, o kişinin günahını arttırmış olursunuz. Hikmet bu açıdan çok çok önemlidir ve peygamberin görevlerinden biridir.

Kitabı bize öğretecekti fakat onu nasıl kullanacağımızı da bize öğretecekti. Burada bitmiyor peygamberin görevi. Size bilmediğiniz şeyleri öğretir tabiri, ucu açık tabirdir. Onun için yine âcizane ben size, kitabı öğretir kısmını statik ilim yani; sabiteleri olan ve önceden belli olan, önceden bilinen, çerçevesi belli olan konular olarak tanımlıyorum. Fakat size bilmediğiniz şeyleri öğretir kısmını dinamik bir ilim yani; önceden tahmin edilemeyen, belki önceden bilinmeyen, önceden hazırlığınızın olmadığı konular olarak tanımlıyorum. İnsanın gerçeği ve insanın karmaşıklığı kadar, insanın elinden çıkacak problemler de, o kadar karmaşıktır. İnsanın ilmî ihtiyaçları da o kadar karmaşıktır. Hz. Peygamber her an öngörülemez şeylerle yüz yüze gelebilir. Hatta temsil ettiği toplumun içerisinde en girift, en karmaşık ve en öngörülemez bir soruyla karşılaştığında, “ben bilmiyorum” deme şansına sahip değildir. Mutlaka o konuda da bilgi vermesi gerekir. Bütün bunlara ihtiyacımız var demiştik birinci tespitimizde.

İkinci tespitimizde de bütün bunların bir elden yapılması gerekir demiştik. Buraları gerçekten önemsiyorum. Bu size bilmediğiniz şeyleri öğretir kısmı da çok önemlidir. Bu makamla muvazzaf olmuş Hz. Peygamberin (s.a.a), karşısına gelebilecek en sürpriz konularda bile önceden bilgilendirilmiş olması veya o anda bilgiyle desteklenmesi zarureti söz konusudur. Aksi takdirde insanların, öngörülemeyen bir problemle karşılaştıkları zaman şoke olmaları, hatta açmaza girmeleri ve karanlığa düşmeleri çok mümkün bir şeydir.

Üçüncü tespitimiz; ayette “ve yuzekkîkum” yani sizi tezkiye eder nefislerinizi temizler kısmını belirtmiştik. Burayı da çok önemsiyoruz, zira sizin nefislerinizi tezkiye eder temizler. Hatta zekât kelimesi de aynı kökten geliyor. ”zekeye, tezkiye, müzekkin” yani nefsin temizlenmesi. Zekât malı temizliyordu, tezkiye ise nefsin temizlenmesiyle ilgilidir.

Burada bir fikir yürütmenizi istiyorum. Peygamberin masumiyeti olgusu ile, “sizi tezkiye eder-nefsinizi temizler” görevi arasında ilişki kuruyorum. Şöyle ki; bir kişi düşünün, kendisi temiz olmayan masum olmayan birisi. Diğer bir kişi daha düşünün ki, o da diğeri gibi gerçekten temiz ve masum değil. Adaletli ve insaflı bir şekilde söyleyin lütfen, kendisi temiz olmayan birisi, yine kendisi gibi temiz olmayan birisini temizleyebilir mi? Bu ümmetin bu konudaki yanılgısından dolayı, Peygamberlerin (a.s) veya ilahi emanetçilerin masumiyeti için binlerce delil getirmek zorunda kaldık maalesef. Sadece Bu ayet bile İlahî emanetçilerin masumiyeti için yeterlidir, çünkü temiz olmayan temizleyemez. Kendi nefsini temizleyememiş olan birisi, bir başkasının nefsini temizleyemez. Bu çok açık bir gerçekliktir ve doğrudur değil mi? Dolayısıyla bu işleri yapacak insanın, bu saydığımız departmanların hepsini tek elden yapması gerekiyor. Allah’ın (c.c) seçtiği bir kişi olması ve o kişinin de temiz olması gerekiyor.

Dördüncü çıkarımımız; daha önce bahsettiğimiz ilk departmanda Allah’ın ayetlerini bize okuyordu peygamber. Bunu siz de okuyorsunuz, biz de okuyoruz. Allah’ın ayetlerini okursunuz ve okumamız da gerekiyor. İnsanlara duyururuz ve Allah’ın ayetlerini yayarız. Güzel bir iştir bu ve güzel bir ibadettir. Allah (c.c) hepimizi bu manada bereketlendirsin. Fakat peygamberlerin burada öne çekilmiş bir başka özellikleri daha var. “yuallimuhumul kitab - kitabı size öğretir. ” Kitap burada da statiktir. O kitabın yaşayan gerçek hayata uyarlanabilmesi açısından açıklanması gerekir. O kitabın âfaktan enfüse yani teoriden pratiğe indirilmesi gerekir. Bunu nasıl yapar peygamber? “esteîzubillah, er-Rahmanu allemel Kur’an-Rahman Kur’an-ı öğretti” (Rahman Suresi 1. ve 2. Ayet-i Kerîme) Kime öğretti? Peygambere öğretti. Dolayısıyla başöğretmen kim? Başöğretmen Allah (c.c). Şimdi bu olguyu topluma ve ümmete uyarlayalım. Peygamber (s.a.a) öğretmen, bizim öğretmenimiz. Rahman (c.c) ise onun öğretmeni. Bu nedenle Allah ile İlahî Emanetçi arasında mütemadiyen bir ilim ve bilgi alışverişi olması gerekiyor. Hatta bu ilimin hayat devam ettiği müddetçe de devam etmesi gerekiyor. Aksi takdirde, yaşayan ve sürekli değişen hayatın getirdikleri karşısında peygamberin konumu ne olur? Veya İlahî Emanetçinin konumu ne olur? Eğer Rahman ile münasebet ve bağ sürekli olmaz ise tıkanıp kalınır. Bu sebeple bu münasebetin sürekli olması gerekiyor.

“er-Rahmanu allemel Kur’an” ve “yuallimuhumul kitabe vel hikmeh’’ ve size kitabı öğretir, ayrıca hikmeti de öğretir. Böylece hikmette de yine başöğretmen olan Allah (c.c) peygamberine, emanetçisine, muvazzafına, memuruna hem kitabı ve hem de hikmeti öğretecek, size bilmediğiniz şeyleri öğretecek. Burada da yine bize gür sedayla ispat ediliyor ki; ilim olgusunun Allah ile olan ilişkisinin sürekliliği şarttır. Ki insanların o emanetçiyi ve O emanetçinin önüne götürdükleri ihtiyaçları, mutlaka karşılansın. Eğer o emanetçi de “ben bilmiyorum” derse, bu insanların elinden kim tutacak? “Allahu veliyyullezîne âmenû yuhricuhum minel zulumâti ilennur” - Allah müminlerin velîsidir onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” (Bakara Suresi 257. Ayet-i Kerîme)

Peki Allah (c.c) kimin eliyle yapar bunu? Emanetçisinin eliyle yapar.

Bir başka ayette Allah şöyle buyuruyor; ‘’Allah sizi yarattı da sizi başıboş mu bırakacak sanıyorsunuz?’’ (Kıyamet / 36) Bunu iki türlü ele alabiliriz. Bir tehdit cümlesi olarak da algılanabilir, müjde ve himaye cümlesi olarak da algılanabilir. Yani Allah sizi asla başıboş bırakmayacak. Amellerinize dikkat edin, karşılığını verir. Sizi başıboş bırakmayacak, yani sizi yaratıp fezanın boşluğuna fırlatmadı. Sizin elinizden her zaman tutar, sizin bütün ihtiyaçlarınızı O karşılar. Ve bunu emanetçisinin eliyle yapar. İnsan var oldukça bu da var olması gereken bir olgu değil midir? Bu ayetten çıkarabileceğimiz böyle bir netice olamaz mı?

Beşinci çıkarımımız; şimdi burada bir soru soruyoruz. Hani bir metni okurken okuduğumuz metne soru sorma taktiği vardır ya. Okuduğunuz bir metni anlayabilmeniz için o metne sorular sorarsınız ki; o metin karşınızda konuşan biriymiş gibi, sanki sizin muhatabınızmış gibi algılansın. Nasıl ki birisiyle konuşurken ağzından çıkan bir şeyin izahını istiyorsunuz, soruyorsunuz, okuduğunuz metne de soru sormalısınız. Şimdi metne soru soruyoruz ve diyoruz ki; Hz. Peygamber (s.a.a) son peygamber değil mi? Birinci maddede tespit etmiştik ki, insanlık bu departmanlara muhtaçtır. Bütün bu işleri yapacak birine de muhtaçtır. Allah-u Teâlâ ilk peygamber Hz. Âdem’den (a.s) ve son Peygambere (s.a.a) kadar, insanların bu ihtiyaçlarını karşılamış mı? Tabi ki karşılamış. Peki Peygamber Efendimiz miladî 632 yılında vefat etti. 632 yılına kadar insanlar bu ihtiyaçlarını kendileri gideremeyeceklerdi! Yeteneksizlerdi! Geri zekâlıydılar! Allah da onlara merhamet etti ve onların bu ihtiyaçlarını gönderdiği peygamberlerle giderdi. 632 yılından sonra insanlıkta bir sıçrama mı oldu? Zekâlarında, becerilerinde, kabiliyetlerinde bir sıçrama mı oldu ki, Allah-u Teâlâ 632 yılından sonra, insanları böyle bir şeyden mahrum bırakmış olsun?

Metin bize, bu Ayet-i Kerîmede “Allah size her şeyi vermiş, kitabı da içinizde bırakmış, sadece ayetleri size okur” demiş olsaydı da, size kitabı ve hikmeti öğretir dememiş olsaydı, metnin bu cevabını kabul edebilirdik. Hayır, mutlaka bize kitabı öğretmesi lazım, çünkü bu kitabın elimizde olması yetmiyor. Onu bize öğretecek ve onu bize tedris edecek. Nitekim bugünkü beşerî dünyada da eğitim böyle ilerliyor. Bugün binlerce üniversitemiz yok mu bizim? O üniversitelerde binlerce ders yok mu? Her dersin kitabı yok mu? Basılmamış mı o kitaplar? Her birimiz o kitaplara ulaşma imkânına sahip değil miyiz? Elbette sahibiz. Öyle ise niye okul açıyorsunuz? Niye milyarlarca masraf ediyorsunuz? Niye binlerce öğretmen, profesör, doktor, doçent istihdam ediyorsunuz. Yayınlayın kitapları, verin insanların eline, alsınlar ve okusunlar. Hayır, hayır bu iş devletlerin en ciddi bütçe ayırdıkları alanlardan birisidir. Kaliteli devletlerden bahsediyoruz. Yoksa terörist devletler savunmaya ve askerî alana daha çok para yatırıyorlar biliyorsunuz. Halklarından korkan devletler, savunmaya daha çok para ayırıyorlar. Fakat erdemli devletlerde en çok bütçe eğitim ve öğretime ayrılır.

Çok açık bir şekilde şunu söylemek istiyorum. Bir kişi hukukçu olmak istediğinde, Hukuk fakültesinde okutulan kitapları alıp okuyarak hukukçu olabilir mi? Yahut doktor olmak isteyen birisini düşünün. Tıp fakültesinde okutulan kitapları alıp okuyarak doktor olabilir mi? Hâlbuki istediği kitaplar var o kişinin elinde. Fakat olamıyor. Bu konuda ciddi referansa sahip bir öğretmen lazım, sadece metin yetmiyor. Öyleyse metnin bu cevabı bize yeterli değil.

Tezkiye etmesi lazımdı bizi. O tezkiye ile birlikte, o müzekkîn peygamberin sünneti var elimizde diye aynı metin bize cevap verse; o gün peygamber efendimizin muhatabı olan kişinin nefsiyle, benim nefsimin denkliğini kim bana ispat edebilir? Onun nefsinin hileleriyle, onun fitnesinin özellikleriyle, benim fitnemin özelliğinin aynı olması mümkün müdür? O dönemin fitnesiyle bu dönemin fitnesinin aynı olduğunu veya olacağını kim ispat edebilir? Hz. Peygamber (s.a.a) o günün fitneleri ve o günün nefsî hileleri hakkında, kişiye özel fitneler için, kişiye özel tezkiyelerle iş gördü değil mi? Peki Peygamberden sonra bu insanların hali ne olacak? Bu insanları kim tezkiye edecek? Bunların elinden kim tutacak ve bu insanlara kitabı kim öğretecek? Bu insanlara hikmeti kim öğretecek? Var sayalım ki bunların hepsine metin cevap verdi. Fakat bu insanların bilmediği, hatta çaba sarf etseler bile ulaşamayacakları şeyleri, yani o dinamik olan ve sürekli değişen ihtiyaçları kim karşılayacak? Mevcut metne bu soruyu sorma hakkımız yok mu? Peki Allah-u Teâlâ kullarına zulmeder mi? Bir dönem kullarına toleranslı davransın ve kullarının içerisinde kendisiyle mütemadiyen ilim alışverişinde bulunan bir elçisi olsun. Ve o elçinin bereketiyle insanların muhtaç olduğu tüm ihtiyaçlar giderilsin. Bu ihtiyaçlar tek bir elden giderildiği için de, bir bölünme, bir ihtilaf ve bir parçalanma olmasın. Yek vücutluk olsun, tek yumrukluk ve tek yüreklilik olsun. Ama ne hikmet ise, Allah-u Teâlâ Hz. Peygamberden sonra insanları başıboş bırakmış olsun. Böyle bir şey mümkün mü? Allah’a böyle bir şey yakıştırılabilir mi? Böyle bir töhmet altına alınabilir mi Allah-u Teâlâ? Haşa. Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet var ki, insanların itaat etmeleri emredilmiş insanlar var. Bunların başında kim geliyor? Hz. Peygamber (s.a.a) geliyor.

Allah-u Teâlâ’nın insanların ihtiyacına binaen muhtaç oldukları bu departmanları, tek elden deruhte edecek peygamberleri gönderdiğinde, peygamberlerin bu faaliyetlerinde muvaffak olabilmeleri ve onların bu bereketinden faydalanmamızı Allah (c.c) nereye bağladı? Peygamberlere kayıtsız şartsız itaate bağladı. İnsanlar peygambere itaat etmezler ise, nefislerini tezkiye edebilirler mi? Peygamberde sizi tezkiye etme potansiyeli var, ama siz ona itaat etmediğiniz zaman tezkiye tahakkuk eder mi? Elbette etmez.

Peygamber Kitabı öğretiyor, Allah ile ilim münasebeti var ve onda ilim problemi asla söz konusu değil. Çünkü Allah (c.c) Peygamberinin tüm ihtiyaçlarını giderir. Eğer siz Peygambere itaat etmezseniz, huzuruna gitmezseniz bu ilimden yararlanabilir misiniz? Aldığınız ilmin hikmetini Peygamber size öğretti ve buyurdu ki; “şunu şöyle kullan ve bunu böyle kullan. Ama şu sözü şurada söyleme, burada söyle.” Fakat siz itaat etmediğiniz zaman, hekim yani hikmetli olabilir misiniz? Olamazsınız. Bilmediğiniz şeyler hakkında gittiniz onun huzuruna ve soru sordunuz, ama söylediğinin tersini yaptınız. Peygamberin bereketinden faydalanabilir misiniz? Hâlbuki peygambere kayıtsız ve şartsız itaat farz idi.

Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda peygamberden başka itaati emredilen kimseler var! Herhalde akla ilk gelen Nîsa Suresi 59. Ayet-i Kerimedir. Yani Ulu-l Emr ayeti. “ ya eyyuhellezine amenu etîullahe” Ey iman edenler!. Allah’a itaat edin. “ve etiurrasule” Elçiye itaat edin. Ayet bitti mi? Hayır, devam ediyor. “ve uli-l emri minkum’’ Ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Bu ayetten biz açıkça anlıyoruz ki; Allah-u Teâlâ asla kullarını terk etmez, O’nun lütfu sonsuzdur. O lütfetti Peygamber yolladı, Peygamberle beraber şeriat yolladı, şeriatını ikmal etti. “kulli nefsin zêikatu-l mevt” Sünnetullah gereği her nefis ölümü tadacaktı ve Peygamber de rabbine kavuştu. Fakat peygamberden sonra itaat etmemiz gereken ve süreklilik arz eden emir sahipleri nimetini lütfetti. “Emir Sahipleri” çoğuldur, bir tane emir sahibinden bahsetmiyor ayet. Yani Peygamber vefat etti, ondan sonra şu emir sahibine itaat et değil! Emîr Sahipleri ile kıyamete kadar kullarının ihtiyaçlarını giderdi. Emir sahipleri sıfatıyla birilerini donattı. Öyle ise; onlardan istifade edebilmemiz ve faydalanabilmemiz için ne yapmamız gerekiyor? Onlara da itaat etmemiz gerekiyor. “ innemâ veliyyikumullahe ve rasuluhu vellezine amenu ellezîne yukîmunes salate ve yu’tunezzekate vehum râkiun’’ İtaat konusunda olduğu gibi, “Velayet” konusunda da Allah (c.c) yine üç makam zikretti, iki makam zikretmedi. ‘’innema veliyyikumullahe ve rasulehu’’ Muhakkak ki sizin veliniz yani otoriteniz, kanun koyma yetkisine haiz olanınız, sizi tezkiye edecek olan, sizi ilimlendirecek olan, size ilmi ve hikmeti öğretecek olan, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkaracak olan, bilmediğiniz her şeyi size öğretecek olan ancak Allah’tır, O’nun Rasulüdür. Sadece bu kadar mı? Hayır devam ediyor ayet, ‘’vellezine amenu” ve müminlerdir ama her mümin değil. “ellezîne” yani o müminler ki “yukîmunes salate ve yu’tunezzekate” namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirler. Ama her namaz kılıp zekât veren müminler de değil. “ve hum râkiun” rükû halindeyken zekât verenlerdir.

Allah (c.c) Peygamberinden sonra ümmet için itaati emrettiği birisini öngörüyor ki; bu az önce anlatmaya çalıştığımız ve insanın muhtaç olduğu şeyler ile Allah arasındaki ilişkinin devamlılığına uygun olsun. Aksi takdirde Allah ile olan bağ ve münasebet kopuyor. Peygamberden sonra bu işi yapacak kimseler inkâr edildiğinde, insanların ihtiyacı görmezden gelinerek bu makam başkaları tarafından dolduruluyor. Biliyorsunuz ki yine sünnetullah gereği hiç bir şey, gelişi güzel ve tesadüfî değildir. Hani bir söz vardır “doğa-tabiat boşluk kabul etmez” diye.

Örneğin; yeni doğmuş bir çocuk beslenmek zorundadır, değil mi? Eğer anne çocuğu doyurmaz ise çocuk ne yapar? Eline gelen her şeyi yemeye çalışır ama ona bakmaz temiz mi? Kirli mi? Zararlı mı? Çünkü asla boşluk kabul etmiyor tabiat. Bir şekilde ihtiyaç duyduğu şeyi karşılamaya çalışıyor. Bu onun zararına olacak olsa bile. Bu sebeple Allah (c.c) annenin göğüslerinden tertemiz bir gıda maddesi akıtıyor ki, onun için gerekli tüm vitamin ve mineralleri içeriyor. Ayrıca anneye öyle bir şefkat ve öyle bir merhamet yerleştiriyor ki, gece uykunun en tatlı zamanında çocuğunun o ihtiyacını, çocuğun çıkardığı sesle duyuyor, uykusunu bölüyor ve kalkıp onu doyuruyor. Çocuğun terk edildiğini düşünün. Ne yapacaktır? Önüne gelen her şeyi yalayacaktır, önüne gelen her şeyi yiyecektir. Hatta şöyle biraz yürüyebilir hale geldiğini düşünün, emeklediği hali düşünün, tabiat boşluk kabul etmiyor.

İnsanlar bu sözünü ettiğimiz departmanlara muhtaçtırlar. Eğer bu departmanları tek elden yapacak kişiyi reddederseniz; Allah’ın ayetlerini okuma işini birilerine verirsiniz, tezkiye işini başka birilerine verirsiniz, kitabı öğretme işini başka birilerine verirsiniz, hikmet öğretmeyi başka birilerine verirsiniz, bilmediğimiz şeyleri öğretme işini başka birilerine verirsiniz. Dolayısıyla her departmanın bir sorumlusu ve müdürü olur. Bu müdürler arasında insicamı, denkliliği, uyumluluğu garanti edebilecek hiçbir olgu yoktur yeryüzünde. Allah’ın ayetlerini okuyan biri, Allah’ın kitabını öğreten birinden daha farklı bir şey söyleyebilir size. Allah’ın kitabını size öğreten biri, hikmeti öğretenden farklı şeyler söyleyebilir size. Bu noktadan nereye varabiliriz? Ümmetin niye ihtilafa düştüğünü çok net bir biçimde anlayabiliriz. Bu işleri tek elden yapacak kişi reddedilince, bırakın reddetmeyi öldürülünce her şey karışıyor. Bu işi Allah’ın lütfunun eseri olan, bu işleri tek elden yapma liyakatine haiz ve seçilmiş olan, imam olarak atanmış ve veli olarak itaati emredilmiş olan kişiyi siz reddedince; dünyayı ona zindan edince, eşine ve çocuğuna dünyayı zindan edip, en sonunda da onu öldürünce tabiat boşluk kabul etmiyor.

Bildiğiniz gibi bu departmanları ümmet ayırdı maalesef. Tezkiye işini mutasavvıflara ve şeyhlere bıraktılar. Kur’an öğretmenliği işini müfessirlere bıraktılar. Sözde hikmet işini filozoflara bıraktılar. Ayetlerin okuma işini hafızlara bıraktılar. “Bilmediğiniz şeyleri size öğretir”den doğacak ihtiyacı karşılamak için her ırk, her grup kendi psikolojik yapısına uygun ağabeyler ve üstatlar istihdam ettiler. Her biri de kendi üstatlarından memnun oldu ve din paramparça edildi. Dinlerini cüzlere ayırdılar ve her birisi de kendi cüzünden memnun oldu. “Onlar kendi dinlerini fırkalara ayırmış ve kendileri de parça parça olmuşlardır; ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır. ” (Rum /32)

Dinin gerçek sahibi olan Allah-u Teâla, tüm bu tutumları ve yönelişleri kınıyor ve “bırak onları kendi cüzleriyle oyalanadursunlar” diye de tehdit ediyor. Hatta “ne o, yoksa siz kitabın bir kısmına inanıyor ve bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz’’ (Bakara / 85) buyurarak içinde bulunulan durumun tarifini yapıyor. Sonunda durum öyle bir hale geldi ki; tezkiye departmanıyla yetkilendirdikleri insanlar, tezkiyeye yoğunlaştı ama fıkıh kısmını unuttu. Fıkıhta yanılgıya düştü, tefsirde yanılgıya düştü, hikmette yanılgıya düştü. Müridin, huzuruna getirdiği ve kendisini şoke edecek ihtiyacını cevaplandırırken yanlışa düştü. Fakihi öncü kabul eden, fıkıh departmanında öncü istihdam eden grup ise, tezkiyeyi unuttu. Fakih önüne gelen talebesinin tezkiyesinde yetersiz kaldı, dikkat ediyor musunuz? İşi sahibinden aldığınızda iplerin ucu nasıl kaçıyor? Bu sefer kaçan iplerin uçlarını toplayamıyorsunuz, çünkü Allah’ın sünnetidir bu. Tüm bunların tek elden deruhte edilmesi gerekiyor, bir kişinin bunları yapması gerekiyor. Ve o kişinin de temiz olması gerekiyor. O kişinin Allah ile mütemadiyen ilim alışverişinde bulunuyor olması gerekiyor. Bu manada Usul-i Kâfî’den bir hadis aktarmak istiyorum. Hz. Ebu Abdullah (İmam Cafer Sadık a.s) şöyle buyurdular: "Allah azze ve celle'den çıkan her ilim, Resulullah’tan (s.a.a) başlar, sonra Emirü'l-Müminin’e (İmam Ali a.s), ardından da bir biri ardına diğer İmamlar'a ulaşır ki sonuncumuz, ilkimizden daha bilgili olmasın. Eğer bu görüşmemiz olmasaydı bizim ilmimiz tükenirdi.” (Usul-i Kafî 1. Cilt 831. Sayfa 653. Hadis)

Evet, Allah-u Teâlâ’nın buyurduğu “er-Rahmanu allemel Kur’an” mütemadiyen sonsuza kadar devam ediyor ve devam etmek zorundadır da. Peygamber (s.a.a) hayattayken Allah’ın talebesi o idi. O da Allah’ın kullarına öğretiyordu. Peygamberin vefatından sonra da, mülk âlemindeki birinci öğretmenlik makamı değişmiyor. İmam Cafer’in (a.s) hadisinden şunu anlıyoruz ki; Allah’ın (c.c) ‘’er-Rahmanu allemel Kur’an” sünneti yine Peygamberle devam ediyor. Allah (c.c) bugünün ihtiyacını yine Peygamberine öğretiyor. Peygamber (s.a.a) kendisinden sonraki İmama ve en son zamanın İmam’ı kim ise ona ilim güncelleniyor. İlimde durağanlık yok, dolayısıyla o dinamik kısımda süreklilik devam ediyor, o statik kısmın da ötesinde dinamik kısımda devam ediyor. Öyleyse Allah hiçbir dönem kulları için özel iltimasta bulunmaz. Böyle özel toleransla davranmaz. Bütün kullarına O’nun rahmeti ve bereketi aynıdır ve şeriat tamamlanmıştır. Nübüvvete yani Peygambere gerek kalmamıştır. Allah’ın salat ve selamı bütün peygamberlerin üzerine olsun.

Dinin sahibi olan Allah (c.c) kâmil olan bu şeriatın tek elden deruhtesi için nübüvvetten sonra; kimi ayette “Ulu-l Emr”, kimi ayette “Velî”, kimi ayette “İmam”, kimi ayette “Sadikun”, kimi ayette “Hâdi” olarak tanımladığı, kendisinin seçtiği ve referans olduğu kişileri görevlendirmiştir. Çünkü âlemlerin rabbi olan Allah (c.c), kullarını hiçbir zaman başıboş ve kendi hallerine terk etmemiştir. O bundan ve tüm eksikliklerden münezzehtir.

Allah hepimize selamet versin. Allah (c.c) İslam ümmetinin ihtilafına sebep olanların yanlışlarından, bütün ümmeti halâs eylesin. Bu konuda ciddi bir araştırma yapmadan, yanlışları ısrarla muhlis müminler üzerine ikame etmeye çalışanları da ıslah eylesin.

Velâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm. 

Yeni Makale ve Video öğeleri

Yeni Kitaplar

  • Adl-i İlahi

    Adl-i İlâhi, yalnızca İslam Alemi nde değil hemen her din çevresinde yüzyıllar boyunca insanların z ...
  • Ahlak ve İrfan

    - Ahlâk, tevhit ilminden sonra en üstün ilimdir. - Kur'ân-ı Kerim, ilâhî ...