Emevîlerin Şam'ından Ehlibeyt Şam'ına...

Salı, 31 Aralık 2013 19:55
HÜRRİYET VAROL

Suriye; tarihi birikimi, doğa güzellikleri, yeşilliklerle örtülmüş doğası, tatlı su kaynakları ve meyve-sebze bolluğuyla ünlü bir Arap ülkesidir.

On beş milyon nüfusa sahip bu ülkenin halkının %15'i başkent Şam'da yaşamaktadır. Resmî dili Arapça olmasıyla birlikte Fransızca, Kürtçe ve Ermenice de konuşulan diller arasındadır.

Eskiden Lübnan, Filistin ve Ürdün'ün bir bölümünü de içine alan ve "Şamat" diye anılan bu bölge, her zaman dünyaca ünlü seyyahların ilgi odağı hâline gelmiş ve seyahatnamelerinde anlata anlata bitirememişler bu diyarı.

İbn-i Batuta, Seyahatname'sinde; "Eğer cennetin yeryüzünde olduğu söylenirse, Şam o yerlerden biridir kesin." diye vasfetmektedir Şam'ı.

İbn-i Cübeyr'in Şam'ın güzelliklerini anlatmaya yeterli sözleri de şöyledir: "Bu şehir (Şam) İslâm coğrafyasının uç sınırlarında dünya şehirlerinin gelinidir."

Hicrî 4. asrın ünlü coğrafyacısı Mukaddesî, "Ahsen'üt-Tekasîm" adlı eserinde, bakınız Şamat bölgesiyle ilgili olarak neler söylemiş: "Şamat, peygamberler ocağı, salihler ve abdallar merkezidir. İbrahim Peygamber buraya hicret etmiş; Eyyup Peygamber burada yaşamış; Davut Peygamber'in mihrabı buradadır; Süleyman Peygamber'in mucizeleri burada vuku bulmuştur; İshak Peygamber ve annesinin kabirleri buradadır; İsa Peygamber bu toraklarda doğup büyümüş; Talut'un kalesi ve düşmanlarla çarpıştığı meydan buradadır; Ermiya'nın zindanı ve kuyuları buradadır; Musa Peygamber'in kayalıkları, İsa Peygamber tepesi, Zekeriyya Peygamber'in mihrabı buradır; Yahya Peygamber'in makteli (katledildiği yer), peygamberlerin meşhedi (şehit düştükleri yer), Yakup Peygamber'in memleketi burasıdır; Musa Peygamber'in kabri, Süleyman Peygamber'in kuyusu, Hz. Lokman'ın mekânı ve Ken'an Deresi bu diyardadır. Kısaca; sayısız güzellikleri ve kutsallıklarıyla gönülleri okşayan ve ibadete amade bir diyardır, Şamat."

Tarihçesi:

Hicretin 14. yılında kapılarını İslâm fatihlerine aralayan bu diyarlar, Hicrî 41 yılından sonra 91 yıl süreyle Emevî saltanatının merkezi olmuştur.

1094 yılında haçlı savaşları bu bölgede başlamış ve sonuçta Müslümanların zaferi ve Kudüs'ün kurtarılmasıyla sona ermiştir.

1920'de İkinci Dünya Savaşıyla Osmanlıların bu ülkedeki dört asırlık hâkimiyetine son verilmiş ve Fransızların sömürgesine girmiştir. Ancak Müslüman halkın 20 yıllık bir bağımsızlık mücadelesi neticesinde 1944 yılında Suriye bağımsızlığına kavuşmuş, aynı yılda Birleşmiş Milletlerin üyesi olmuştur. Şam şehri hariç Suriye'nin 13 eyaleti bulunmaktadır. En büyük eyalet merkezleri şöyledir: Halep; Şam'a mesafesi 355 km.dir. Humus; Şam'a mesafesi ??? km.dir. Lazikiye; Şam'a mesafesi 348 km.dir.

1963'ten bu yana ülkeyi Baas Partisi yönetmektedir. 1970'te Hafız Esat, cumhurbaşkanlığına seçilmiş, onun 1999 yılında ölümü üzerine yerine oğlu Beşşar Esat geçmiştir. Cumhurbaşkanlığı seçimi 7 yılda bir, 173 üyeli parlamenter seçimleri de 4 yılda bir yapılmaktadır.

Suriye'yi yıllık bir milyon turist ziyaret etmektedir. Petrol rafinerisi, tekstil, cam, gıda, giyim ve el sanatları dalında büyük bir sanayi yatırımına sahip olan Suriye'nin çiftçilikteki en önemli geliri, buğday, pamuk ve tömbeki ürünleridir.

Halep:

Her yıl Aşura münasebetiyle Şam şehri binlerce yerli ve yabanci ziyaretçi akınına uğruyor .Biz de ehlibeyt dostları olarak her yıl İstanbul'dan Hz. Zeynebin ve diğer Ehlibeyt türbelerini ziyaret etmek amacıyla Şam'a gidiyoruz. Suriye'ye girdiğimizde ilk olarak Halep şehrini ziyaret ettik.

Bu şehre girdiğimizde saatlerimiz 16:30'u gösteriyordu. Şehir merkezinde 20 dakika kadar yol aldıktan sonra buradaki ilk ziyaret etmemiz gereken noktaya, yani Hz. Zekeriyya'nın mübarek makam ve mezarına vardık. Gruptakilerin yüz ifadelerindeki heyecan, büyük bir peygamberin makamını ziyaret edebilme sevincini gösteriyordu. Mezarın yer aldığı cami Hz. Zekeriyya'nın yaşamış olduğu zamanları anımsatacak kadar el değmemiş bir tarihî görünüme sahipti. Okunan dua ve selâmlardan sonra ziyareti plânlanan ikinci noktaya doğru otobüsle hareket ettik. Şehir merkezinden uzaklaşıp kenar bir semtte bulunan bu ziyaret yerine yaklaşıyorduk. Ne var ki burada durum öncekinden çok farklıydı. Burada sevinç yerine bir burukluk kaplamıştı içimizi. Duygu yüklü bakışlar ve heyecanlı yüz ifadeleri, sözünü ettiğimiz farklılığı gösteriyordu sanki. Bazılarının duyulacak ses tonuyla ağlayıp bir şeyler mırıldanmaları, onların daha önce de burayı ziyarete gelip burayla ilgili bilgi edindiklerini gösteriyordu. Şu anda şehir evleriyle kaplı olan, ama daha önceleri yerleşim bölgesi olmayan bir dağın eteğinde yer alıyordu bu ziyaretgâh.

Bir tarihte Hıristiyan bir rahibin mabedi olan, ama şimdi cami olarak ziyaretçilere açılan bu ziyaretgâhın asıl şöhret ve ilgi odağı, bir taştır. Evet, yanlış anlamadınız bir taş. Tarih ve öyküsüyle insanları kendisine hayran bırakan ve bir şehide karşı âşıklar yaratıp "Kerbelâ Âşıkları Kervanı"na katmaktadır.

Grup rehberi şöyle başladı bu taşın öyküsünü anlatmaya:

"Gördüğünüz şu taşın tarihi aslında bu toprakların, bu bölge ve şehrin tarihidir. Bu taşın öyküsü sizleri tarihe götürecektir. Hicrî 61 yılında Hz. Peygamber'in sevgili torunu Hz. Hüseyin ve ailesi, insanlık tarihinin en acımasız katliamına maruz kalır ve hanımları, bacıları ve küçük yavruları insanlık dışı bir muameleye tâbi tutularak, esir olarak Yezid'in saltanat merkezi olan Şam'a götürülürler. Esirlerle birlikte, Kerbelâ'da şehit düşen Hz. Hüseyin ve ashabının kesik başları da Şam'a götürülür. Esirler ve kesilen başları Şam'a götürmek üzere görevlendirilen kervan, Kerbelâ'dan Şam'a doğru hareket ederken yolları üzerinde, Şam'a 350 km. uzaklıkta bulunan bu şehre (Halep) varır ve gece konaklamak için bulunduğumuz bu noktada bir rahibin mabedine yakın bir yerde dinlenmeye koyulur. Gecenin bir saatinde mabedinden dışarı çıkan rahibin dikkatini, konaklayan kervanın üstünden gökyüzüne doğru uzanan bir nur çeker. Bunun üzerine kervana yaklaşır. Görevli askerlerden durumu öğrenmeye çalışır. Rahibin gerçekleri öğrenmesi uzun sürmez bu nurun Hz. Hüseyin'in kesilen başından gökyüzüne yükseldiğini anlar. Görevlilere yüklü miktarda para vererek o başın sabaha kadar mabedinde kalmasını ister. Rahibin bu isteğine askerler olumlu yanıt verirler. Rahip bu kesik başın Hz. Peygamber'in Hz. Ali ve Hz. Fatıma'dan olan torunu olduğunu anladıktan sonra gördüğü keramet karşısında onu bir taşın üzerine koyar ve sabaha kadar ağlayıp ağıtlar yakar. Sabahleyin kervan bu kesik başı alarak yoluna devam eder. Ne var ki kesilen bu başın kan damlaları o taşın üzerinde kalır. Kan izlerinin bulunduğu bu taş rahip tarafından korunarak yıllar boyu o mabette görevli olan rahipten rahibe emanet bırakılır ve öyküsünün anlatılması istenir.

Bir zamanlar bu bölgede iktidara gelen Hamdan Oğulları hükümdarlarından Seyfüddevle'ye olayla ilgili bilgi verilir. Ehlibeyt'e beslediği sevgiden dolayı mabedi ve Hz. Hüseyin'in kan izini taşıyan bu taşı korumaya alır ve insanların burayı rahatça ziyaret etmelerine imkân sağlanır.

Bölgeye Osmanlı hâkimiyeti geldikten sonra bazı taassup odaklarının devreye girmesiyle bu mekân ve bu taş ziyarete kapanır, hatta Osmanlı ordularınca mühimmat deposu olarak kullanılmaya başlanır. Maalesef Osmanlıların bu bölgede sonunu getiren savaşlar, bu mabedi de imha ve yerle bir eder. Yalnız Hz. Hüseyin'in bir kerameti olsa gerek, bu taş yıkıntıların arasından en ufak bir zarar görmeden çıkarılır ve şehirdeki Hz. Zekeriyya'nın mezarı bulunan camiye götürülmesine karar verilir. Camiye götürüldükten sonra belli bir yere konulması isteniyor ama, bir türlü taş yerinde sabit durmuyor. Her sabah geldiklerinde taşın yerinden oynadığını fark ediyorlar, ama sebebini bir türlü anlamıyorlar. Mevzuyu zamanın büyük ulemasına götürürler. Onlar da meseleye şöyle bir çözüm getirilmesini öneriyorlar: "Taşı bir ata yükleyip atı şehre salıverin; at nerede durursa, taşın konulması gereken yer orasıdır." Bu teklifin yerine getirilmesiyle herkesi şaşkınlıkta bırakan vak'a gerçekleşiyor. At, taşı önceki yeri olan ve savaş bombalarıyla yerle bir edilen bu noktaya getiriyor. O günden beri burası yüz binlerce Hz. Hüseyin âşığının gelip dua, tevessül ve ziyaret ettiği bir yer hâline geliyor. Burada yüzlerce insanın dua ve dileklerinin kabul olduğu ve birçok hastanın şifa bulduğu söylenmektedir. Evet, o taşın üzerindeki kırmızı kan izleri bugün de canlılığını korumakta ve kerametini göstermektedir."

Daha sonra grubun rehberi sözlerini şu şiirlerle noktaladı:

 

Kimdir Hüseyn, ki âlem ona divâne olup?

Bu ne şemdir, ki canlar ona pervâne olup?

 

Şehgül-i gülzâr-i ismet-i Zehrâ'dır Hüseyn

Zâde-yi o şeh-i mülk-i "Lâ Fetâ"dır Hüseyn

 

Fitne sahrasında Meş'el-i hüdâdır Hüseyn

Tûfân-ı belâda keşti-yi necâdır Hüseyn

 

Cehlin vahşetinde huzûr-i Kubâ'dır Hüseyn

Musâ'nın mâbedi o Tur-i Sinâ'dır Hüseyn

 

Kıyam abidesi Meş'er u Mina'dır Hüseyn

Şehâdet dersinde üstâd-ı şeydadır Hüseyn

 

Sâika-yı iman der şeb-i yeldâdır Hüseyn

Mahzûn yüreklerde hazin bir sevdadır Hüseyn

 

Halep şehrini, plânlanan saatte Şam'a varabilmek için bir an önce terk etmek zorundaydık. Beş saat yolculuktan sonra akşamüstü Şam'ın yanan ışıkları görünür oldu. Yaklaştıkça Ortadoğu'nun büyük ve güzelim bir şehriyle karşı karşıya olduğumuzu görüyorduk. O anda gördüğümüz Şam, aydınlatılmış minare şerefeleriyle İstanbul kadar olmasa da, camiler şehri denebilecek kadar cami ve minare manzaralarıyla doluydu. Şehir merkezinden Şam'ın kenar semtlerinden birine uzanan 10 km.lik bir yola girdik. Bu yol bizi önceden amaçladığımız ziyaret yerine götürecekti. Onun için o yolda ilerledikçe kalplerimiz daha hızlı çarpıyor, heyecanlar artıyordu.

Çünkü ziyaret edeceğimiz yer, bu ülkedeki ziyaret edilip görülecek yerlerin en önemlisiydi. Bu ziyaretgâh, "Ehlibeyt'in Küçük Fatıması" lakabıyla anılan Hz. Zeyneb'in türbesiydi. Evet Zeynep, Küçük Fatıma'dır; çünkü o, kadınlarının en üstünü olan Hz. Fatıma'nın kızıdır; onun gibi yaşadı, onun gibi çile çekti, onun gibi büyük acılarla bu dünyayı terk etti. O, Kerbelâ fırtınasında kaptanını yitiren gemiyi necat sahiline çıkarmakla görevli olan ikinci kaptandı.

Grup rehberinin okumaya başladığı selâmlamayla bütün gözler, görünmeye başlayan türbenin minarelerine çevrildi. O anki duyguları anlatmak kabil değil. O anı yaşmak ve görmek lâzım.

Hep bir ağızdan söylenen sözler ve dökülen gözyaşları:

"Selâm olsun sana ey Allah Resulü'nün kızı!

Selâm olsun sana ey Müminlerin Emiri'nin kızı!

Selâm olsun sana ey Vasiler Efendisi'nin kızı!

Selâm olsun sana ey tüm âlemler kadınlarının efendisinin kızı!

Selâm olsun sana ve Allah'ın kulları arasından seçmiş olduğu ceddine!

Selâm olsun sana ve baban Haydar-ı Kerrar'a!

Selâm olsun sana ey zehirle şehit edilen Hasan'nın bacısı!

Selâm olsun sana ey mazlum olarak şehit edilen Hüseyin'in bacısı!

Selâm olsun sana ey sabırlı, mücahit kadın!

Selâm olsun sana ve senin ceddine, babana, annene ve iki kardeşine!

Selâm olsun sana ve hepsi kardeşin Hüseyin'in soyundan olan Masum İmamlara!

Sizler tertemizsiniz, gömüldüğünüz toraklar da tertemiz. Büyük kurtuluşa da sizler erdiniz.

Keşke ben de sizinle birlikte ve sizin sancağınızın altında olsaydım!

Bu dünyada sizi ziyaret etmeyi bana nasip eden Allah'tan diliyorum ki ahirette de sizin şefaatinizi bana nasip etsin.

Allah'tan diliyorum ki kıyamette beni sizinle birlikte haşretsin ve sizin sancağınızın altında olmayı bana nasip etsin.

Ve beni sizin Kevser Havuzu'ndan kananlardan kılsın..."

Selâmlamamız daha bitmeden türbenin yanına varmıştık. Üzerimizdeki kaç günlük yol yorgunluğunu atıp ziyarete hazırlanabilmek için türbeye yakın bir yerde "el-Havra" adında bir otele indik. Odalarımıza yerleştikten sonra ziyaret guslü alıp türbenin kapıları kapanmadan önce ilk ziyaretimizi yapabilmekti amacımız.

Geceyi otelde geçirdikten sonra sabah namazını 10 km. mesafede bulunan Hz. Rukiyye'nin türbesinde kılmak için abdest alıp yola çıktık. Namazın akabinde tertiplenmiş olan matem programına iştirak ettik. Daha sonra otelimizin bulunduğu Zeynebiye bölgesine geri döndük.

Bir sonraki programımız, öğlen namazında Hz. Zeynep türbesini ziyaret etmekti. Sabah kahvaltısını yaptıktan sonra herkes dinlenmek üzere odasına çekilirken ben otelin lobisinde personelden biriyle koyu bir sohbete dalmıştım. Ona bu yıl türbelerde yaşanan izdiham ve kalabalığın nedenini soruyordum. O da bunun sebebini şöyle açıklıyordu:

"Aslına bakarsanız, buradaki Ehlibeyt türbelerinin yılın bütün aylarına dağılan müdavim ziyaretçilerini İranlı Müslümanlar oluşturmaktadır. Sezon ziyaretçileri dediğimiz yaz aylarında gelen ziyaretçiler ise, genelde Arap ülkelerinden, özellikle Körfez ülkelerinden gelen gruplardır. Yılda birkaç kez de bu şehir, ister Türkiye'den, isterse Avrupa'dan gelen Türk ziyaretçileri ağırlamaktadır. Bu yıl burada gördüğünüz bu aşırı kalabalığın sebebi, bu yıl matem ayı olan muharrem ayının İran'ın on beş günlük yılbaşı (Nevruz) tatiliyle aynı zamana denk gelmiş olmasıdır. İran'daki Nevruz tatili, bu sene hem Hz. Zeyneb'i ziyarete gelenlerin sayısında büyük bir artışa, hem de esnafın işlerinde büyük bir canlılığa sebep oldu. Şu an otelimizde dünyanın 20 ülkesinden misafir bulunmaktadır."

Ziyaret yerlerini dolaşırken, türbelere (haremlere) girip ziyaretimizi yaparken otel çalışanın söylediklerinin ne kadar haklı olduğunu görmekteydik. Cezayir, Tunus'tan tutun, Hindistan, Endonezya ve Avrupa ülkelerine kadar onlarca ülkeden yüzlerce insanı görebilirsiniz. Ehlibeyt sevgisi ve duyarlılığı bulunan her ülkeden, muharrem ayında buraya ziyaretçiler akın ederler.

Artık öğle ezanı okunuyordu. Oteli Hz. Zeyneb'in Haremi'ne gitmek üzere terk ettik. Mesafe yakın olduğu için yürüyerek gitmeyi tercih ettik. Sokaklar ve caddelerde Harem'e doğru akan insan selini şaşkınlık içinde izliyorduk. Bu insanların farklı dil, renk, ırk, ülke ve bölgelerden olmakla birlikte gönüllerinde aynı aşkı taşıyor olmaları, bizi ayrıca mutlu ediyordu. Böyle bir manzarayı ancak hacda görmek mümkündür. Bu manzara, Ehlibeyt'in Müslümanların gönlündeki yerini anlatıyordu. Bunları düşünürken kendimizi Harem'in avlusunda bulduk. İçeri girmeden önce grup rehberi, türbenin sahibi Hz. Zeynep'le ilgili şu bilgileri verdi bize:

"Değerli ziyaretçiler! Şu anda avlusunda bulunduğumuz bu harem ve türbenin sahibi ve bu kutsal mekân ve mezarın şeref kaynağı Kerbelâ kahramanı Hz. Zeynep'tir. O; Resulullah'ın torunu, Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın kızıdır. Kerbelâ şehidi Hz. Hüseyin'in ve zehirle şehit edilen Hz. Hasan'ın kız kardeşidir. Ehlibeyt İmamlarından dördüncü imam Hz. Zeynelabidin'in halasıdır. Cafer-i Tayyar oğlu Abdullah'ın eşi ve Kerbelâ'da şehit düşen üç kahraman yiğidin anasıdır.

Hz. Zeyneb'in Kerbelâ vak'asında Hz. Hüseyin'in yanında göstermiş olduğu cihat ve sabır, onun ismini mahzun ve sevdalı yüreklerimizde ebedîleştirdi, nesilden nesle isminin dillerde anılmasına sebep oldu.

Kerbelâ'da yaşanan faciada İmam Hüseyin'den sonra sıkça karşılaştığımız isim Zeynep'tir. Kerbelâ olayından sonra "Yaşayan Şehit" diye anılmaya başlandı. Çünkü o, Kerbelâ'da şehit düşen her bir şehitle defalarca şehit oldu âdeta. Gözleri önünde kardeşleri Hz. Hüseyin ve Ebulfazl'il-Abbas'ın hunharca şehit edilmesi, Haşimî gençlerin susuz bir şekilde lime lime doğranması ve 72 şehidin kendi kanlarına boyanması... Bütün bunlar, Zeyneb'i sabır ve cihatta Müslümanların, özellikle dünya kadınlarının önder ve örneği kılmıştır.

O, Kerbelâ'da Peygamber'in torun ve kızlarıyla tarihin gelmiş geçmiş en şiddetli olaylarını yaşadı. Hz. Hüseyin (a.s), Kerbelâ şehitlerinin önderi ve efendisi olduğu gibi, o da Kerbelâ esirlerinin önderiydi. Esaret altında olduğu sürece insanlığa verdiği izzet ve özgürlük mesajları, bunca zaman geçmesine rağmen hâlâ unutulmamış ve insanlara hürriyet dersi vermektedir.

Şu bulunduğumuz şehir 1300 yıl önce Ehlibeyt esirlerini ağırladığında, Hz. Zeyneb'in tarihî sözlerine şahitlik yapmaktaydı. Hz. Zeynep bu şehre girdiğinde, diğer esirlerle birlikte Yezid'in karşısına çıkarılıyor ve o insanlık düşmanı alçak ve zalim tarafından en ağır aşağılama ve işkencelere maruz kalıyorlar. Yezit, zaferini kutlama amacıyla tertiplediği ve yabancı elçileri de davet ettiği mecliste bakın neler yapıyor: Yezit, o mecliste bir ney çubuğu, bir de Hz. Hüseyin'in kesilen başının getirilmesini emreder. Getirildikten sonra o çubukla Hz. Hüseyin'in dudak ve dişlerine vurmaya başlar. Eslemî adında yaşlı biri, bunu görünce dayanamaz ve Yezid'e şöyle der: "Vay olsun sana ey Yezit! Fatıma'nın oğlu Hüseyin'e çubukla mı vuruyorsun? Oysaki ben Resulullah'ın o dudaklardan defalarca öptüğünü gördüm." Yezit daha sonra Hz. Hüseyin'in kesilen başına hitaben şu şiiri okumaya başlar: "Keşke Bedir Savaşı'nda öldürülen ecdadım olsalardı da görselerdi, Haşim Oğulları nasıl kılıçlarımızın inmesiyle inlemekteler. Görselerdi ve çığlık atsalardı ve deselerdi: Ey Yezit, eline sağlık, Haşim Oğullarının büyüklerini öldürmekle Muhammed oğullarından intikamımızı almış oldun."

İşte burada Peygamber'in torunu, Ali'nin kızı, Hüseyin'in bacısı Hz. Zeynep yerinden kalkarak, Yezid'in karşısında tarihe geçen şu sözlerini dile getiriyor:"

"Allah'a hamd, Resulullah'a selâm ve salât olsun. (Ey Yezit, ey cemaat! Kur'an şöyle buyuruyor:) "Sonra kötülük yapanların uğradıkları son, Allah'ın ayetlerini yalanlamaları ve alay konusu edinmeleri dolayısıyla çok kötü oldu."(Rum, 10)

Ey Yezit, esir olarak şehir şehir dolaştırılmakla bu geniş yeryüzünü ve bu fezayı bize dar ettiğini, bizi Allah katında hor ve zelil, kendini de yücelttiğini ve bu olayların da senin yüce makamından olduğunu mu sanıyorsun, ki böyle övünüp seviniyorsun. Dünyayı abat ettiğin, şenlendirdiğin için çok mu mutlusun? Her şeyin istediğin gibi gerçekleşmesine ve saltanatı ele geçirmene çok mu seviniyorsun? Yavaş ol, yavaş ol! Allah'ın; "O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi, sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar. Biz onlara, ancak günahları daha da artsın diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılayıcı bir azap vardır." [1] buyurduğunu unuttun mu yoksa? Ey (Mekke fethi sonrasında Peygamber tarafından) azat edilenlerin oğlu, kendi kadın ve cariyelerini perde arkasında tutup Resulullah'ın kızlarını açık yüzlerle ve örtüsüz bir hâlde düşmanlarının yanında şehir şehir dolaştırman ve her konakta oranın sakinlerine teşhir etmen, yabancıya ve aşinaya bu himayesiz esirleri göstermen, insaf ve adalet midir? Soylu ve necip insanların ciğerini ağzına alıp sonra da dışarı atan ve şehitlerin kanıyla beslenen (Hz. Hamza'nın ciğerini çiğneyen Yezid'in büyük annesi Hind'e işaret ediyor) bir aileden nasıl merhamet beklenebilir? Her zaman itiraz, husumet ve kinle bize bakan biri, elinden gelen her türlü kötülüğü neden yapmasın? Şimdi de bu yaptığıyla sanki günah işlememiş gibi, sarhoş ve mağrur bir hâlde, cennet gençlerinin efendisi Ebu Abdullah'ın dişlerine çubukla vuruyor ve küstahça; "Bedir savaşında ölen büyüklerim, keşke burada olsalardı da bu durumu görerek çığlıklar atıp; 'Ellerin dert görmesin ey Yezit!' deselerdi." diyorsun. Evet niye söylemeyesin ve niye bu şiiri okumayasın ki? Sen Muhammed (s.a.a) evlâtlarının kanına buladın ellerini ve yeryüzünün yıldızları olan Abdulmuttalip oğullarını katlettin. Fakat sen bununla kendi ölüm ve bedbahtlığına zemin hazırladın. Şimdi de duyuyorlarmış gibi kendi kavminin büyüklerine sesleniyorsun. Ne var ki çok geçmeden sen de onlara katılacak ve; "Keşke ellerim kırılsaydı ve dilim lâl olsaydı da bunları söylemeseydim." diyeceksin.

Ey güçlü Allah'ım! Bize zulmedenlerden intikamımızı ve hakkımızı al ve gazabının ateşinde onları yak!

Ey Yezit! Sen bu yaptıklarınla ancak kendi derini yüzdün ve kendi etini parçaladın. Çok geçmeyecek, Peygamber evlâtlarının kanını dökmek ve Ehlibeytine saygısızlıkta bulunmakla yüklendiğin bu vebalin altında Peygamber'in huzuruna çıkacaksın. O gün Allah onları bir araya toplayacak ve haklarını alacaktır. "Allah yolunda ölenleri sakın ölüler sanmayın; tersine onlar, Rableri katında diridirler, rızklarla ağırlanmaktadırlar." [2]

Allah'ın hükmedici, Muhammed'in (s.a.a) davacı ve Cebrail'in de ona yardımcı olacağı gün senin için yeterlidir. Seni bu makama getirerek Müslümanların sırtına bindirenler, zalimler arasında ne de kötü bir bedel seçtiklerini çok yakında anlayacaklar. Hangimizin daha bedbaht olduğunu bilecekler.

Sen konuşulmayacak kadar değersiz birisin. Ama bu durum, seninle konuşmaya bizi mecbur etmiştir. Seni kınamak ve zemmetmek, benim gözümde değerli ve büyük bir iştir. Fakat gözler ağlıyor ve sineler de gam ateşiyle yanıyor. Ah! Allah ordusunun şeytan ordusunun eliyle öldürülmesi ne de acıdır! Bizim kanımız bu ellerden akıyor ve etlerimiz ise ağızlarında çiğneniyor. O tayyip ve pak bedenler yer üstünde kalmıştır...

Ey Yezit! Eğer bugün galip gelmeni ganimet biliyorsan, yarın yaptıklarından başka bir şey göremeyeceğin gün bunun hesabını vereceksin. Allah kullarına zulmetmez. Biz de şikâyetimizi ona yöneltiyoruz. Çünkü O'dur sığınağımız.

Ey Yezit! Kendi işinle meşgul ol, istediğin şekilde düzen kur, hile yap ve çalış. Ancak Allah'a andolsun ki bizim adımızı silemeyecek, vahyimizi söndüremeyeceksin. Alnındaki bu lekeyi de silemeyeceksin. Çünkü aklın alil, yaşayacağın günler kalildir (azdır). "Allah'ın lâneti zalimlerin üzerine olsun!" diye seslendiğinde münadi, o gün bu topluluğun dağılmış olacaktır. Allah'a hamd olsun ki başlangıcımızı saadet ve mağfiret, sonumuzu da şahadet ve rahmet kıldı. Allah'tan istiyoruz ki nimetini, şehitlerimize tamamlasın; mükâfatlarını artırsın ve bizleri de salih haleflerden kılsın. Çünkü O; bağışlayandır, şefkatlidir. Allah bize yeter; ne de güzel vekildir O."[3]

 

*****

 

Şam'ın bir diğer yönü de, bu şehrin bir ilim ve irfan merkezi oluşudur. Bu şehirde Ehlibeyt mektebinin öğretilerinin okutulduğu birçok dinî medrese bulunmaktadır. Bu medreselerde, dünyanın çeşitli bölgelerinden çok sayıda öğrenci, ilim ve irfan tahsil etmektedir. Şam, bu konumuyla çok sayıda ilim ve irfan ehli şahsiyeti de içinde barındırmaktadır. Biz de bu fırsatı değerlendirerek, burada bulunduğumuz kısa süre içerisinde bu şahsiyetlerden birkaçıyla görüşüp, bir nebze de olsa ilimlerinden yararlanmaya çalıştık. İşte aşağıda, bu şahsiyetlerden ikisiyle yaptığımız söyleşiyi okuyorsunuz:

1) Üstat Seyyid Muhammed Hadi Müderrisî ile Söyleşi

Kıble: İlim, irfan ehli bir aileden geldiğiniz herkesçe bilinmektedir. Aileniz, özellikle İslâm dünyasında değerli eserleriyle tanınan büyük kardeşiniz Seyyid Muhammed Taki Müderrisî ile ilgili neler söyleyeceksiniz?

M. H. Müderrisî: Seyyid Muhammed Taki Müderrisî'nin çeşitli konularda yaptığı tetkik ve araştırmalardan dolayı ender ilim ehli şahsiyetlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Kur'an-ı Kerim tefsiri ile ilgili yayınlanmış olan büyük eseri bu sözümüzün bir kanıtıdır. Arapça "Hüde'l-Kur'ân" adıyla yayınlana bu eser, Farsça'ya da çevrilmiş ve "Tefsir-i Hidayet" adıyla 18 cilt hâlinde yayınlanmıştır. Ayrıca birçok İslâm ülkesinde, örneğin Irak, İran, Afganistan ve Kuveyt'te açtığı medrese ve okullarda Kur'ân ilimleri üzerine eğitim faaliyetleri yürütülmektedir.

M. Taki Müderrisî, 30 yıl önce Kerbelâ'daki tedrisatında ders-i hariç, yani içtihat dersi vermekteydi. Hâlen de aynı dersleri, Tahran'da 15 yıldan beri devam etmektedir.

Çeşitli İslâmî konularda 250'ye yakın yayınlanmış eseri bulunmaktadır. Bunların birçoğu çeşitli dillerde ve çeşitli ülkelerde neşredilmiştir. Farsça, Azerice, İngilizce, Fransızca ve birçok Afrika dillerine çevrilmiş eserleri bulunmaktadır.

Kıble: Şu an muharrem ayı içerisindeyiz. Bu ay Ehlibeyt dostları için hareket, heyecan, hüzün ve matem günleridir. Bu ayda Kerbelâ'da yaşananları anlamak, anlatmak ve o acıları paylaşmak için merasimler tertiplenmekte, cami ve cemaatlerde gösteriler yapılmakta ve Ehlibeyt türbe ve ziyaretleri için seferler düzenlenmektedir. Sizce biz Müslüman bireyler ve toplumlar olarak bu ayda neler yapmalıyız ve nasıl davranmalıyız?

M. H. Müderrisî: Her şeyden önce şunu bilmeliyiz ki Ehlibeyt İmamları, özellikle de Hz. İmam Hüseyin, bizler için insanları Allah'a götüren önderler ve vesilelerdirler. Hatta bazı ziyaretlerde bu husus, açıkça "Entüm'ül-edillau ilellah=Sizler Allah'a götüren delillersiniz." tabiriyle ifade edilmektedir. Onun için onların takvası, ilmi ve imanı bizler tarafından bilinmezse, onlar ne birey olarak, ne de toplum olarak bizlere kılavuz ve vesile olamazlar. Özellikle onların tarihi insanlarımız tarafından iyi bilinmelidir. Bu hususun gerçekleşmesinde, toplantılar tertiplenmesi, konuşmalar yapılması ve bu konuda bilgilendirici eserler yayınlanmasının önemli bir rolü var. Özellikle, toplumda yaygın kültürel faaliyet araçları kullanılarak genç nesil bilgilendirilmelidir. Bu araçlarla hem Hz. Hüseyin ve onun Rahmanî ahlâk, sıfat ve davranışları, hem de Yezit ve onun şeytanî ahlâk, sıfat ve davranışları anlatılmalıdır. İnsanlar şu noktayı iyi kavramalılar ki, Allah'ın insanların ahireti için gönderdiği din, hiçbir zaman dünyevî arzu ve çıkarlara ulaşmak için kullanılmamalıdır. İşte Yezit böyle yaptı. Dini, dünya metaına ve dünyevî emellerine ulaşmak için âlet etti. Peygamber ve imamların makamını gasp etti. O, dindarları katlediyor, zayıfları eziyor, Müslümanların hakkı olan beytülmali şahsî çıkarları uğruna yakınlarına dağıtıyor ve her türlü günahı alenî bir şekilde işlemekten kaçınmıyordu. Hz. Hüseyin (a.s) bu duruma göz yumamazdı. Bu yüzden her şeyini bu uğurda feda etme pahasına bu duruma karşı çıktı ve dinin Yeşil sarayın anlattığı gibi olmadığını anlatmaya çalıştı.

Kıble: Siz Şam'da Hz. Zeyneb'in türbesine yakın bir yerde yaşayan bir kimse olarak, Hz. Zeyneb'in İmam Hüseyin'in hareketindeki yeri ve önemini anlatır mısınız?

M. H. Müderrisî: Bakın, bu konuda önce size tarihî bir hikâye anlatmam belki sorunuzun tamamen aydınlanmasına neden olacak. Behlül Danende, Harun Reşit zamanında yaşamış, adı deliye çıkmış büyük alimlerden biriydi. Zalim hükümdar Harun Reşid'in zulüm ve cinayetlerine onay verip ortak olmasın diye ömrünün sonuna kadar deli rolü yaparak yaşadı. Behlül, hac seferlerinin birinde amellerini bitirip Mekke'yi Medine'ye doğru terk etmek üzereyken Kâbe'ye yaklaşıp şöyle seslenir: "Ey Allah'ım! Şu veda anımda söylemeliyim ki çok güzel bir evin var, ibadet eden insanlarla dolup taşmakta ve sana yapılan tesbih, zikir ve hamdlarla inlemektedir. Fakat şunu da söylemeliyim ki bunların hepsini Peygamber'ine, Medine'de kabri bulunan Habib'ine borçlusun. Eğer onun zahmetleri, tebliğleri, insanları sana çağırmaları ve katlandığı onca çile ve meşakkatler olmasaydı, şu an senin bu evin putperestlerin putları ve tanrılarıyla doluydu ve bu güzel harem müşriklerin pençesinde küfrün merkeziydi."

Behlül, bu sade ve avamcasına anlatımıyla Hz. Peygamber'in rolünü izah etmektedir. Behlül, oradan ayrılıp Medine'ye Hz. Peygamber'in kabrini ziyarete gider. Oradaki ziyaretlerini de bitirdikten sonra veda için Peygamber'in kabrine yanaşıp şöyle diyor: "Ey Allah'ın Resulü! Mekke'de Kâbe'yi ziyaretimde Allah'a senin çektiğin zahmetlerden bahsettim ve dedim ki: 'Eğer Peygamber olmasaydı, senin insanlar arasındaki bu sevgi ve azametin de olmazdı.' Şimdi ey Resulullah! Sana da şöyle bir hatırlatmada bulunuyorum: Senin insanlar arasındaki sevilip kabul görmen ve onların dilinde, kalbinde yer etmen, getirdiğin İslâm dininin yayılmasında en büyük emeğe sahip olan halifen, damadın ve amcan oğlu Ali'nin sayesindedir. Onun savaşlardaki kahramanlıkları olmasaydı, senin yolunda gösterdiği fedakârlıklar olmasaydı ve senin yerine yatağa yatıp göğsünü kılıçlara siper etmeseydi, bugün getirdiğin dinden hiçbir haber olmayacaktı."

Behlül, Medine'den ayrılır, Irak Necef'te bulunan Hz. Ali'nin kabrini ziyarete gider. Orada da ziyaretini eder ve veda sırasında dönüp türbeye hitaben şöyle der: "Ey Ali! Seni Hz. Resulullah'a hatırlattım, ama şunu da söylemeliyim ki Hz. Hüseyin de olmasaydı, hâlen Muaviye ve adamları camilerde, minberlerde sana lânet okutup, senin İslâm ve Peygamber yolunda katlandığın cefaları unutturacaklardı. Onun için unutma ki şu an Müslümanların sana olan aşkı ve muhabbetini oğlun Hz. Hüseyin'e borçlusun. Çünkü o senin ve hak yolunun yaşaması için canını ve her şeyini zalimlere karşı koyarak feda etti."

Behlül, daha sonra oradan ayrılıp Kerbelâ'ya gider ve Hz. Hüseyin'in kabrini ziyaret ettikten sonra ayrılırken İmam'ın mezarı başında durup şöyle hitap eder: "Ey Allah Resulü'nün oğlu! Ey Ebu Abdullah! Kâbe'ye gittim, orada ceddin Resulullah'ın çektiği zahmetlerden Allah'a söz ettim. Medine'de ceddin Resullah'ın ziyaretine gittim, orada baban Hz. Ali'nin fedakârlıklarını hatırlattım. Ardından Necef'te baban Hz. Ali'nin ziyaretine gittim, orada da seni kendisine hatırlattım. Şimdi de sana arz ediyorum, ey Allah'ın Resulü'nün oğlu! Hak yolunda savaştın, İslâm'ın aşağılanması ve zayıf düşürülmesine göz yummadın; canını, başını ve çocuklarını bu yolda feda ederek zalimlerin tahtını sarstın ve İslâm'ın izzet ve şerefini güvenceye aldın, Müslümanlara özgürlük dersi verdin. Böylelikle kıyamete kadar inananların gönlünde aydınlık saçan bir meşale oldun. Ama şunu da biliyorum ki, eğer bacın Zeynep olmasaydı, çektiğin bunca emek ve çile boşa çıkabilirdi. Kerbelâ kıyamı bir grup isyancının halifeye başkaldırması gibi gösterilebilir, tarihe gömülebilirdi. Ne var ki, sen şehit olduktan sonra Hz. Zeynep bunun böyle anlatılmasına izin vermedi. Hz. Zeynep ve Peygamber Ehlibeytinin Kerbelâ'da maruz kaldıkları zulüm ve musibetler Yezit ve taraftarlarının maskesini düşürdü. Ey Hüseyin! Bacın Zeynep esir olarak dolaştırıldığı şehirlerde yaptığı konuşmalarla seni katleden zalimleri rezil etti ve onların Kerbelâ'da İslâm ve Peygamber'e karşı sergiledikleri küstahlıkları insanlara anlatıp onların uyanmasına sebep oldu. Onun için söylüyorum ki İslâm ve senin çektiğin cefaların bilinmesinde ve yaşamasında en önemli sebep Zeynep'tir. Bunun için onu da sana hatırlatıyorum."

Bu anlattığım hikâyeden Hz. Zeynep ve Ehlibeyt kadınlarının Kerbelâ'daki Hz. Hüseyin kıyamına verdikleri destek iyice anlaşılmaktadır. Vak'adan sonra Irak'tan Şam'a kadar, kesilen başlar eşliğinde, çıplak develer üstünde, aç susuz ve kolları bağlı şekilde şehir şehir dolaştırılan Hz. Zeynep ve diğer esirlerin bu hareketteki yeri ve önemi, yaptıkları konuşmalarla da anlaşılmaktadır.

Kıble: Efendim, değerli vaktinizi bize ayırdığınız ve "Kıble" aracılığıyla Türkçe okuyan Ehlibeyt dostlarına verdiğiniz bilgiler için size çok teşekkür eder, yaptığınız hizmetlerde Allah'tan başarılar dileriz.

M. H. Müderrisî: Ben teşekkür eder, kültürel faaliyetlerinizde, özellikle güzel bir ismi olan bu kaliteli derginizde size başarılar dilerim.

 

2) Üstat Allâme Seyyid Muhammed Hüseyin Fazlullah ile söyleşi

 

Kıble: Kerbelâ faciasından sonra günümüze kadar süregelen matem ve yas merasimleri sizce neden bu kadar önemli yer tutmuş ve neleri temsil etmektedir?

M. H. Fazlullah: Müslümanlar arasında Hz. Hüseyin'i anma merasimlerini tertiplemek birçok açıdan önem arz etmektedir:

İmam Hüseyin (a.s) İslâmî bir semboldür. Bütün Müslümanlar ona sevgi beslemek ve ona saygı göstermek noktasında birleşiyorlar. Çünkü o, cennet gençlerinin efendisidir. Ve çünkü o, Hz. Peygamber'in (s.a.a) torunudur. Peygamber (s.a.a) onu seviyordu, Allah'a, onu sevmesi ve onu sevenleri sevmesi için dua ediyordu. Bu bakımdan Hz. Hüseyin, temel İslâmî çizgi açısından İslâmî kardeşliğin de sembolüdür.

İmam Hüseyin'in söylemi, İslâm ümmetinin içinde, yönetim erki düzleminde ortaya çıkan sapkın pratiğe karşı gelişen pratik İslâmî çizgilerin belirlenmesi açısından belirleyici ve temel bir çıkıştır. Bu, İslâmî hiçbir değer taşımayan ve İslâm ümmetine dayatılan önderliğe karşı bir başkaldırı manifestosudur. Nitekim bu sapkın yönetim erkini destekleyen akım da, İslâmî yöntemi temsil etmemektedir. Çünkü İslâmî hareket dosdoğru yola iletmeyi hedeflerken ve izleyicisini fiilen bu yola iletirken, İslâm ümmeti arasında ortaya çıkan bu sapkın akım yeryüzünde ifsadı ve yıkımı temsil ediyordu.

İmam Hüseyin (a.s) aşağıdaki sözleriyle buna dikkat çekiyordu:

"Ey insanlar! Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: 'Sizden biriniz, Allah'a verdiği sözü çiğneyerek, Peygamber'in (s.a.a) sünnetine muhalefet ederek Allah'ın haram kıldıklarını helâl sayan, Allah'ın kulları arasında günah ve düşmanlık esasında hareket eden zalim bir sultan görür de, ona karşı gelmez veya sözleriyle onun pratiğini değiştirmeye yönelik girişimlerde bulunmazsa, Allah'ın, bu kimseyi de, o zalim sultanın girdiği yere girdirmesi üzerine aldığı bir haktır...' Haberiniz olsun! Şu kavim (Emevîler), şeytana itaati prensip edindiler ve Rahman'a itaatten yüz çevirdiler. Yeryüzünde fesadı açıktan işleyerek yaygınlaştırdılar. Allah'ın koyduğu hadleri işlevsiz hâle getirdiler. Ganimeti kişisel mallarıymış gibi gasp ettiler. Allah'ın haram kıldığını helâl ve helâl kıldığını da haram saydılar. Ben bütün insanlar içinde buna itiraz edecek ve karşı koyacak insanların başında geliyorum. Herkesten çok benim görevimdir bu...."

Hz. Hüseyin (a.s) meşru önderliğe bağlılığın, ona yardımcı olmanın, onunla dayanışma içinde olmanın, gayri meşru sapkın önderliğe karşı çıkmanın, Müslümanların maslahatlarından uzak bir siyasî yapılanmayı reddetmenin, kamu mallarına el koymayı temel prensip hâline getiren haramzade yönetim anlayışına karşı savaşım vermenin yöntemini kendi pratiğiyle ortaya koyuyordu.

İmam Hüseyin'in hareketinin en belirgin özelliği, bütün İslâm ümmeti çapında bir ıslâh talebini seslendirmiş olmasıydı. Bunun için de marufu emretmeyi esas alıyordu. Çünkü marufu emretmekle İslâm ümmetini, her hareketiyle Allah'ın rızasını gözetmeye yöneltmeyi hedefliyordu. Hareketinin tamamlayıcı bir diğer unsuru da, münkeri nehyetmekti. Bu ise, ümmetin Allah'ın rızasına aykırı davranışlarına karşı tepkisini ortaya koymasıydı. O, adil ve insanî yönetim tarzı istiyordu. Ama bunda tamamen şefkat ve yumuşaklığı esas alan bir yaklaşım içindeydi. Şiddet esaslı bir hareketi temsil etmiyordu. Çünkü İmam Hüseyin (a.s) savaşçı olarak yola çıkmamıştı. Bilakis bir ıslâhatçı, bir diyalog taraftarı ve ümmeti bilinçlendirme amacına yönelik bir değişimci olarak yola çıkmıştı. Şiddet, ne Hüseyin'in, ne de yandaşlarının benimsedikleri bir çizgiydi. Sadece kendilerini savunmak zorunda kaldıklarında savaşa başvurmak durumunda kalmışlardı. Düşman kuvvetleri, kendisinden baskıcı ve zalim yönetime boyun eğmeyi isteyince buna şiddetle karşı çıkmış ve ölümü göze almıştı. Bu da gösteriyor ki, Hüseyin'in ıslâhatçı, değişimci söylemi, çağdaş ıslâhatçı ve değişimci hareketlere örnek oluşturmalıdır. Bu ise, pratiğin doğasını iyi etüt etmeye ve değişim olgusunun düşünsel, pratik ve yöntemsel gereksinimlerine ilişkin sorunlarını çözümleme esasına dayanır. Unutmamak gerekir ki, Kerbelâ hadisesi, mezhebi değil, İslâmî bir meseledir. Çünkü İmam Hüseyin (a.s) bütün Müslümanları temsil ediyordu. Kerbelâ, İslâm uğruna İslâmî bir hareketti. Çünkü Yezit, sünneti temsil etmiyordu, bilakis, Emevî saltanatının bir ferdi olarak sünneti reddediyordu.

Kıble: Asırlar önce gerçekleşen Hz. Hüseyin'in kıyamı insanlığa, özellikle Müslümanlara nasıl bir mesaj içermektedir. Ayrıca Hz. Hüseyin'in bu kıyamdaki amaç ve hedefleri nelerdir?

M. H. Fazlullah: Şurası açıktır ki, İmam Hüseyin'in devrimci hareketinden önce, İslâm dünyasındaki yönetim erki, temel İslâmî değerlerle tüm irtibatını kesmişti. İmam Hüseyin (a.s) meşhur konuşmasında bunu dile getirmişti. İnsanlar dünyanın kulu hâline gelmişlerdi. Din ise, sadece dillerde tekrarlanan kuru bir söylem hâline gelmişti. Belâlarla kuşatıldıkları zaman, çok azı dine bağlılık gösterebiliyordu. Bunun yanında ne olursa olsun, yönetim erkine boyun eğme eğilimindeydiler. Bu yönetim ifsat edici ve zalim dahi olsaydı, koşulsuz teslim olma eğilimi temel bir yaklaşım hâline gelmişti. Bunun en belirgin göstergesi, Yezit gibi bir adama biat edilmesiydi. Ki İmam Hüseyin onun hakkında şunları söylüyor: "Yezit, şarap içen, haram olan cana kıyan, fasık bir adamdır." Bu dünyaperestlik ve sıkıştıkları zaman hak çizgisini terk etme karakterini İmam Hüseyin'in elçisi Müslim b. Akil'i yalnız bırakmalarında gözlemleyebiliriz. Oysa Müslim b. Akil, İmam Hüseyin (a.s) adına onlardan biat almıştı ve sayıları sekiz bini buluyordu. Ama Ubeydullah b. Ziyad gelip kendilerine mal dağıtıp hediyeler verdikten sonra ondan uzaklaşmış ve onu yalnız bırakmışlardı. Fakat, zalim yönetime karşı çıkan bir grup da vardı. Bunların bir kısmı, İmam Hüseyin'in (a.s) yanında yer aldı, onunla birlikte şehit oldular. Bir kısmı da zorlayıcı etkenlerden dolayı katılamadılar. Nitekim Medine'de Yezid'in yönetimine karşı çıkıp baş kaldıranlar vardı. İmam Hüseyin'in (a.s) devrimci hareketi, aşamalı olarak, bu çeşitli eğilimlere sahip toplumun ıslâhını, salih, İslâmî bir topluma dönüştürülmesini, İslâmî düşünce, duygu, hareket ve hayat için bir münbit zemin olmasını amaçlıyordu.

Kıble: Kerbelâ kıyamında ilgi çekici olaylardan biri de, Hz. Zeynep isminin sıkça geçmesidir. Hz. Zeynep bir kadın olarak bu kıyamda nasıl bir rol oynadı? Ve Müslüman kadınlar bundan nasıl bir ders almalıdır?

M. H. Fazlullah: İmam Hüseyin'in (a.s) hareketi içinde Hz. Zeyneb'in (a.s) oynadığı rol, bir önderlik, öncülük rolüydü. Bir önder gibi, İmam Hüseyin'e yardım ediyor, ona destek oluyor, Kerbelâ çölünde kadınları ve çocukları koruyordu. Sonra, İmam Hüseyin'in şehadetinin ardından sergilediği kahramanlık da onun önder kişiliğinin bir göstergesidir. Akıllara durgunluk veren bir cesareti ve müthiş bir sabrı vardı. Esirlerin durumlarını güçlü ve belirgin bir nitelikte düzenlemesi de bu önder kişiliğinin somut bir yansımasıydı. Yine zalimlere karşı duruşu da kahramancaydı. İbn-i Ziyad'ın meclisinde sergilediği direniş ve İmam Zeynelabidin'in (a.s) hayatını kurtarışı, sağlam ve etkileyici kişiliğinin somut belgesidir. Sonra Yezid'e karşı yaptığı etkileyici, kanıtlarla destekli sert konuşması... Hurafenin üzerine giydirilmiş İslâmîlik maskesini yırtışı... Müslüman kadının göz kamaştırıcı bir tablosunu çizişi... Gelecekteki Müslüman kadın için pratik bir hareket metodu ortaya koyuşu... O, kadın ve erkek olarak tüm insanları kuşatan İslâmî düşünce sistemini özümseyen doğal ve fıtrî bir önderlik sergilemişti. Sonra Kûfelilere hitaben yaptığı konuşması... İçlerinden bazılarının İmam Hüseyin'e karşı savaşmasından dolayı onları kınaması ve bunun kendileri için tarihî bir utanç olduğunu haykırması...

Bu rolün özü şudur: Hz. Zeynep (a.s), İmam Hüseyin'in ıslâhatçı hareketinin önderliğini üstlenmişti. O, zalim yönetime karşı, yükselen siyasî, kültürel ve muhalif hareketin devamını sağlayan bir öncüydü. İnsanlara Kerbelâ katliamının nasıl gerçekleştiğini anlatıyordu. Hüseyin'in hareketinin ümmetin ıslâhına yönelik olduğunu vurguluyordu. Bu hareketiyle de Müslüman kadının İslâmî hareket içindeki misyonunun göz kamaştırıcı bir örneğini oluşturuyordu. Dolayısıyla, hakkın ve haklının savunmasında zorbalığa karşı mücadele etme bakımından, Resulullah'ın (s.a.a) masume kızı annesi Fatıma'nın (a.s) çizgisini sürdürüyordu. Bu da gösteriyor ki İslâmî davet hareketi, Zeyneb'in (a.s) ve annesi Fatıma'nın (a.s) misyonunu, bir program dahilinde belirginleştirmek ve bu sayede Müslüman kadının yerini, İslâmî hayattaki sosyal ve kültürel rolünü iyice tespit etmek zorundadır. Bu sayede evrensel çapta kadının misyonu bağlamında İslâmî bir model sunulmuş olacaktır.

Kıble: Bulunduğumuz bölgede Şiî ve Sünnîler bir arada yaşamaktayız. Kerbelâ hadisesini bu gibi bölgelerde nasıl yaşamalı, yaşatmalı ve anlatmalıyız ki sürtüşmelere sebep olmasın?

 

M. H. Fazlullah: Şiî olmayan Müslüman halklara İmam Hüseyin olgusunu anlatmanın en ideal yöntemi, onu mezhebî çerçevenin dışına çıkarıp, İslâmî şiarlar aracılığıyla İslâmî/insanî bir çerçeveye oturtmaktır. İmam Hüseyin'in hareketinin siyasî, kültürel, sosyal ve ahlâkî düzlemde İslâm dünyasının pratiğinin değişmesine yönelik değişimci bir hareket olduğunu gözler önüne sermektir. Bunun için İmam Hüseyin'in (a.s) kişiliğinin, dar mezhebî çerçeveden çıkarılıp geniş İslâmî çerçeveye mal edilmesi kaçınılmazdır. Çünkü o, cennet gençlerinin efendisi ve bütün Müslümanların imamıdır. Bu bağlamda Yezid'in Müslümanların meşru halifesi olduğu tezinin de çürütülmesi gerekir. Çünkü o, hiçbir şer'î nitelik taşımadığı gibi bütün Müslümanlar tarafından da reddedilmektedir.

Kıble: Dünya çapında fikirleriniz ve eserlerinizle tanınmış bir düşünür ve yazar olarak, okuyucularınıza neleri tavsiye edersiniz?

M. H. Fazlullah: Dünyadaki Müslüman gençlere tavsiyem şudur: Müslüman halkın, çağımızın getirdiği sorunlar muvacehesinde İslâmî bir bilince sahip olmasına büyük önem versinler. O zaman çağın getirdiği sayısız sorunlar, çok daha kolay çözüme kavuşabilir. Çünkü İslâm, siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda evrensel çözümler sunacak hareket metotlarının geliştirilmesine elverişlidir. Ayrıca, İslâm'ın temel ahlâkî değerlerine bağlılık anlamında dengeli bir şer'î eğitim yöntemi geliştirmeleri de son derece önemlidir. Ki Müslüman insan, her davranışında sırf Allah'ın rızasını gözeten bir yaklaşım içinde olsun. Sonra İslâmî birliğin korunmasına da özen göstersinler. Birliklerini korumaya, aralarını düzeltmeye ve birbirlerini Allah'ın rızasına davet etmeye yönelik çabalar içinde olsunlar. İttifak ettikleri hususları ön plâna çıkarıp, ihtilâflı meseleleri deşmekten kaçınsınlar. Allah'ın şu ayetleri onlara şiar ve yol gösterici olsun: "Hepiniz Allah'ın ipine sarılın; ayrılığa düşmeyin."[4] "Müminler ancak kardeştirler. O hâlde kardeşlerinizin arasını düzeltin."[5] "Bir hususta çekişirseniz, onu Allah ve Resulü'ne götürün..."[6] Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Sevgi ve dualarımla.

Kıble: Efendim, vaktiniz çok dar olmasına rağmen bize ayırdığınız zamandan dolayı teşekkür eder, hizmetlerinizde yüce Allah'tan başarılar dileriz.

Şam / Mart 2002

 

[1]- Âl-i İmrân, 178

[2]- Âl-i İmrân, 169

[3]- el-Luhuf, s.121.

[4]- Âl-i İmrân, 103

[5]- Hucurat, 10

[6]- Nisâ, 59

Yeni Makale ve Video öğeleri

Yeni Kitaplar

  • Ahlakî Eğitim

    Müslüman alimlerin görüşüne göre ahlâk ilmi en yüce ilimdir. İbni Miskeveyh ...
  • Kur'an İlimlerine Giriş

    Kur’an-ı Kerim’i anlama gayreti hicri beşinci asırdan itibaren ise “Ulûm-u Kur’an (Kur& ...