Bir taraftan hiçbir ilahi din ve Şia mektebinin yolunu tanımayan kimseler söz konusu, diğer taraftan kurtuluş ve saadete erişmenin tek yolu Şia mektebinden geçer düşüncesi var olmakta. Acaba bu konu (anlayış) ilahi adaletle nasıl bağdaşabilir?

2014/02/18
Soru
Bu denli geniş tabana sahip olan yeryüzünde günümüz dünyasında bırakın Şia mektebini bir kenara hiçbir ilahi dinle bile aşına olmayan birçok insan fiilen yaşamaktadır. Elbette aşına olabilmeleri için de her hangi bir imkân söz konusu değil. Hal böyle iken saadete erişmenin tek yolu Şia mektebinden geçer veya bütün mektepler içinde en iyi mutluluğa sahip olacak kimseler Şia mektebine mensup kimseler olacaktır anlayışını kabul edersek bu ilahi adaletle nasıl bağdaşabilir?

Allahın hiç kimseye zulüm etmeyeceği kesindir. Her hangi bir nedenden dolayı Allahın semavi öğretileriyle tanışamayan bir kimse için Şia mektebinin hakkaniyetini tekitle kabul etmemizin yanı sıra saadete erişme yolunun da kapalı olmadığına inanıyoruz. Böyleli insanlar fıtri, beşeri ve adaletin usullerine riayet ederek bazı şartlara mutabık bir şekilde cennete girip oradaki nimetlerden yararlanabilirler. Cehennemi hak etmiş olanlar kimseler sadece ilim ve bilgileri olduğu halde bilinçli bir şekilde hakkı kabul etmeyip inatla hakka karşı çıkan kimselerdir.

Ayrıntılı Cevap

Sorunuz iki bölümde değerlendirilecek:

a)  Acaba Şia mektebi hak mıdır ve bu mektep insanların mutluluğunu temin edebiliyor mu?

b)  Acaba hak ve hakikati Şia mektebine münhasır kılarsak zikredilen konuları dikkate alırsak ilahi adaletle nasıl bağdaşabilir?

Birinci kısımla ilgili şunu söylemeliyiz: Bir mektep ve ideolojinin tüm öğretilerini öğrenmek için uzun bir zamanı dikkate almak lazım. Bu uzun süreç içinde bütün konularla ilgili ortaya atılan soru ve cevapları mütalaa edip diğer mezhep ve mekteplerle kıyaslayarak söz konusu mektebin hakkaniyetini öğrenebilirsin. Bu şekildeki delillerin bir kısmını 2163. 2011. 1252. Ve 1145. Numaralı sorulara verilen cevaplarda ki, bu sitede yayımlanmış okuyarak öğrenebilirsiniz. Ama daha fazla bilgi etmek içi bu konuyla alakalı yazılmış detaylı kitaplara müracaat etmeniz lazım.

Ama sizin sorunuzdan sizin bu bölümle alakalı bir sorununuzun söz konusu olmadığı ve bilakis kafanızı kurcalayan şey ve sorun ikinci bölümle alakalı olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle bu kısımla alakalı bazı konuları kısa bir şekilde huzurunuza arz etmeye çalışacağız.

Bu bağlamda da ilkin sorunuzun ikinci bölümünü de dört ayrı ayrı konu çerçevesinde mütalaaya tabi tutacağız:

1-   Allahın adaleti hangi manaya gelir?

2-   Acaba bir mektebin hakkaniyeti Allahın adaletine aykırı olabiliyor mu?

3-   Acaba saadete erişme yolu tek Şia mektebinin öğretilerine münhasır mı?

4-   Şia mezhebiyle tanışmayanlara karşı Allahın davranışı nasıl olacaktır?

Sırasıyla bu dört konuyu ele alıp inceliyoruz:

1-   Birinci konuyla alakalı olarak şöyle denilmesi lazım: Allahın bu konudaki adaleti şu anlamdadır. Hekim olan Allah her insanı, insanın ihtiyarine vermiş olduğu ilim ve imkân dâhilinde sorguya çekecektir. Tabii olarak eğer iki kişi kâmilen eşit şartlara haiz olduğu halde birisi hak yolunu diğeri batıl yolunu seçiyorsa mükâfat alma makamında kesinlikle aynı şekilde olmayacaklar. Ve doğal olarak bu beyanla hakkı tanıdığı halde hakkı inkâr ederek kabul etmeyen kimseler ile hakkın sesini duymayıp dolayısıyla hak mektebini seçmemiş kimselerin durumu da kâmilen farklı olacaktır. Bunların her birisi sergilemiş oldukları davranışlarına karşı vermeleri gereken cevap farklı olacak. Yani bunların cevapları farklı kategoride değerlendirmeye tabi tutulacatır. Lütfen aşağıdaki ayetleri dikkatli bir şekilde okuyunuz. Göreceksiniz ki bu hakikat ve anlayış kuranın öğretilerinin kendisinden alınmıştır.  

Bir: “Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.[1]

İki: “Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir”.[2]

Üç: “Kendileri için hidayet yolu belli olduktan sonra gerisingeri dönenleri, şeytan aldatıp peşinden sürüklemiş ve kendilerini boş ümitlere düşürmüştür”[3]

Dört: “Biz hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyiz. Katımızda hakkı söyleyen bir kitab vardır. Onlar zulme, haksızlığa uğratılmazlar”[4]

İslami olan bu genel kurala delalet eden bu tür ayetler çoktur. Bu kural gereğince sadece hak ve hakikat kendileri için aşikâr olmuş, ancak bilinç ve inatça hakkın karşınsa çıkmış kimseler sorgulanacaklar. Açıktır ki bu kişilerin cezalandırılmasında hiçbir şekilde Allahın adaletiyle tezat teşkil eder bir taraf söz konusu değil. Kanaatimizce Allahın, her hangi bir nedenden dolayı Şia mektebiyle tanışamayan insanlara karşı sergileyeceği davranış, Şia mektebiyle tanışıp aksilik ve inattan dolayı Şia mektebini kabul etmeyenlere karşı sergileyeceği tavır kesinlikle aynı olmayacak. İnat olan kimseler hakkında bir sonraki kısımlarda daha fazla bilgi sahibi olacağız.

2-    İki farklı düşünce ve mektep ki bazen kâmilen birbiriyle tezat teşkil ediyor olmaları halde tek bir hakikati kâmil bir şekilde insanlara göstermeleri imkânsız olduğu açıktır. Bu Konuya inanmak aynen şuna benzer: Cihetleri farklı olan iki yol ve cadde nihai olarak tek bir maksada varırlar. Oysaki bunun imkânsız olduğu çok açıktır. Elbette şunu bilmekte fayda var ki her mektebin hatta ilahi olmayan bazı dinlerin bile bazı öğretileri hakikatin bir kısmına mutabık olabilirler.

Her dinin ve mektebin bazı öğretileri hakikatin bir kısmına mutabık olabilir esası gereğince, eğer Allah u Teâlâ şöyle buyursa ki; doğruluk ve iyilik bağlamında hiçbir mektep ve mezhep bir diğer mektep’ten farklı değil. Veya buyursa ki her kes araştırma ve tahkik yapmaksızın istediği her hangi bir mektebin arkasından gidebilir ve bu mektebin hak veya batıl olması pek fazla önem arz etmiyor. Herkesin kâmil saadeti tabi olduğu her mekteple temin edilecektir. Böyleli bir açıklama Allahın adaletiyle uyuşmayabilir. Zira bu durumda kendi çabalarıyla hakkı takip eder ve onun arkasından gidenler ile bilerek hakka muhalefet edip hakkın tersine giden bir yol izleyenler aynı değere sahip olmuş ve aynı konuma yerleştirilmiş olurlar. Böyleli bir davranış insaf ve adalete terstir.

Bu nedenledir ki eğer kendi mektebimizin hakkaniyetine ve kâmilliğine inanır onu diğer mekteplerden daha kâmil olduğunu kabul ediyor isek kesinlikle Allahın adaletine ters olan her hangi bir söz dile getirmiş olmuyoruz. Ama hakikate varamamış olan kimselerin teklifi nedir? Konusu ise Şia mektebinin hakkaniyetinden farklı bir konudur ve farklı bir durumdur. Bu nedenle bundan ayrı olarak değerlendirilmeli ve incelenmeli. Bu nedenle bu konuyu tek başına ve daha farklı bir boyutla incelemeye tabi tutacağız.

3-   Şia mezhebi ve mektebi en kâmil bir mektep olduğuna ve onu bilinçli bir şekilde seçip düsturlarına amel edilirse insanların kâmil saadetinin gerçekleşmesi için zemine hazırlıyor niteliğe sahip olduğuna inanıyoruz. Ama bunun yanı sıra diğer mekteplerin öğretilerini incelediğimizde bu öğretilerin bir kısmının da Şia mektebinin öğretileriyle tezat teşkil etmediklerini, hatta bazı konular vardır ki yaklaşık mevcut tüm mektepler tarafından kabul görüldüğüne şahit oluruz. Başka bir beyanla bazı konular bütün insanların fıtratında var olduğu için hiç bir mektep onları inkâr edemiyor. Verilen söze riayet etmek, anne ve babaya karşı saygılı olmak, zulüm, haksızlık ve hırsızlığın kötü oluşu bu konulardan bir kaçıdır. Benzer konuları bulup bu tip konulara ekleyebiliriz. Şu noktanın açıklanması zaruridir ki Şiilerin imam olarak kabul etmiş oldukları büyük şahıslar (a.s.) bize şunu öğretmişler: İnsanların davranışlarını tanzim etmek için Allah u Teâlâ temel iki kıstas tayin etmiştir. Onlardan birisi içsel boyuta sahip olup bütün insanların iç âleminde yerleştirilmiş olan akıl, Diğeri ise dışsal yöne sahip olan Peygamberler (s.a.) ve imamların (a.s.) öğretileridir.[5] İnsanın aklı ne kadar fazla olursa o oranda Peygamberlerin arkasından gitme temayülü fazlalaşır. Ön kabullerden arî olan aklın buluşları dini öğretilerle ayni yönde olduğunu söyleyebiliriz.[6] Tabii olarak insanlar Allahın kendilerine vermiş olduğu akıl yetisiyle her hangi bir din olmaksızın bile birçok iyilikleri ve kötülükleri derk eder ve onlara mutabık bir yaşam tarzını benimseyip yaşayarak saadetin bir kısmını elde edebilirler.

Başka bir değişle biz Şia mektebini en kâmil bir mektep olduğuna inanıyoruz. Ama bu mektebe eli ulaşamayanlardan hiç kimse saadetin hiçbir merhalesine varamayacağını kabul etmiyoruz. Zira bizim inandığımız konulardan birisi insanın sahip olduğu akıl tek başına bile birçok mesele ve konuları derk edebilir. Hakeza daha önceki peygamberlerden eksik bir şekilde veya tahrif edilmiş haliyle geride kalmış olan bazı öğretiler içinde de bazı konular ve öğretiler var olmaktadır. Bu öğretiler vasıtasıyla da Şia olamayan birçok insan bir hadde kadar de olsa hakkın yoluna yaklaşabilirler. Allah u Teâlâ bazı Hıristiyanları tevazu ve benzer güzel niteliklere sahip olduklarından ötürü övmektedir.[7] Pozitif olan bu özellik nedeniyle İslam dininin hakkaniyeti kendileri için aydınlandığı durumda İslam dinini takip etmekten çekinmiyorlardı. Yani bu özellik onlara hakkaniyeti ortaya konulmuş olan İslam dinine tabi olmalarına müsaade ediyordu.

Bu bölümün nihai neticesi şudur ki, Şia mektebinin hakkaniyetini bildikleri halde ona muhalefet eden kimselerin saadetin hiçbir merhalesinde yer alacaklarını kabul edilmesi imkânsız. Ama bu arada bazı insanlar var olmaktadır ki bu mektebin arkasından gitmemeleri inatlıktan, tekebbürlükten ve asilikten ötürü değil, bilakis bazı nedenlerden dolayı bu mektep hakkında yeterli bilgi veya kani edici delilere varamadığı içindir. Dolayısıyla bu kısımdan olan insanlar eğer fıtratın kabul ettiği genel usullere uygun amel edip ve hakka ulaşmak için gerekli çaba gösterirlerse güzel ve kabul edilir bir akıbeti elde edebilirler. Beşinci İmamın (imam Bakır (a.s.)) tabirince “kıyamet gününde insanların hesabı bu dünyada kendilerine verilmiş olan akıl ve bilgi oranındadır”.[8] İnsanların daha saadetli olmaları için belirtilen bu kıstas adilanedir. Allah u Teâla insanlardan, insanlara verilen yeti ve bilgiden daha fazla bir şey istemeyecektir. Dördüncü bölümde bu konu daha detaylı bir şekilde ele alır tahlil edilerek bilgilerine sunacağız.

4-    Ama Şia olamayanlarının akıbeti ne olur ve kıyametteki konumu nasıl olacak? Sorusu yeni bir konu değildir. İmamlar (a.s.) döneminde de bu soru konu edilmiş olan bir meseledir. Bu bağlamdaki konular birçok rivayette nakledilmiştir. Bu hususta var olan ayet ve hadisleri dikkate alıp inceleyerek Şia mektebini benimsememiş olan insanları üç genel grupta değerlendirmemiz mümkün.

Birinci grup: Şia’yı kabul etmemekle birlikte -kabul etmemeleri ister bilgisizlikten kaynaklanmış olsun ister inat ve kibirlikten- beşer türünün kabul görmüş fıtri olan genel usulleri ve kuralları da ayaklar altına alıp çiğnemiş kimselerdir. Bu kimseler ilahi rehberlerin arkasından gidemedikleri veya gitmek istemediklerinin ve dışsal boyutlu olan bu kıstası amellerinin ölçüsü yapamadıkları veya yapmak istemediklerinin yanı sıra içsel boyutlu ve Allahın nimetlerinden olan akla da teveccüh etmeyenlerdir. Böyleli insanların kurtuluşa ermeleri için herhangi bir ümit kapısı düşünülemez.

İkinci grup: Şia mektebinin hakkaniyetini hakkında bilgileri var ama inatlıktan, tekebbürden veya sahip oldukları konumlarını elden vereceği hususundaki korkuları hakkı kabul etmelerini engellemiş olan kimselerdir. Abit’lerin önderi olan imam Seccad’ın (a.s.) tabirince “böyleli kimseler yüzlerce sene boyunca oruçlu ağızla ka’abe’nin etrafında ibadete otursalar bile onların bu ibadeti onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır”.[9] Bunun sebebi ve delili çok açıktır. Zira sadece Allah için yapılan ibadet insanlara fayda sağlayabilir. Hakkında bilgileri olduğu hakikati inkâr ederek Allaha ibadet eden kimseler varsa kesinlikle yaptıkları bu ibadetten güttükleri hedef Allahın rızası olamaz. Bilakis bu niteliğe sahip olup ibadet edenler, kesinlikle iç dünyalarının derinliklerinde dünyevi ve maddi maksatlar gütmektedirler. İran inkılâbının merhum rehberi Ayetullah Humeyni yazmış olduğu vasiyetnamesinde Şia mektebinin hakkaniyetine dair olan sakaleyn hadisini açıkladıktan sonra şu önemli hatırlatmada bulunuyor: “eğer cahil olan insanlar için mazeret varsa mezheplerin âlimleri için böyle bir mazeret söz konusu olamaz”.[10] Elbette Allahın adaleti gereğince bu insanların bazı güzel amellerinin mükâfatı dünya hayatında kendilerine verilir. Bu mükâfat da sekerat-i mevt esnasında var olan bazı zorlukları kendilerinden uzaklaştırılması veya bazı dünyevi isteklerine vardırılması şeklinde tecelli eder.[11]

Üçüncü grup: Şia mektebini inatlık ve tekebbürlükten değil, bilakis içinde bulundukları şartlar gerekli araştırma yapmalarına müsaade etmediğinden veya etmiş ama Şia mektebinin hakkaniyetine daha varamadıklarından dolayı kabul etmeyen kimselerdir. Başka bir tabirle kültürel fakirliğe ve zaafa duçar olmuş olan kimseleridir bunlar. Bu türden olan kimselerin birçoğu en azında insan fıtratının kabul görmüş olduğu usullere riayet eder ve diğerlerine zülüm ve sitem etmekten kaçınıyorlardır. Bilinmelidir ki Şia mektebini kabul etmeyenlerin büyük kısmını bu grup teşkil etmektedir. Sizin sorunuz da bu grupla alakalıdır. Adil olan Allah böyleli insanlara nasıl adilane olmayan davranışlarda bulunup onları mutluluklarına kavuşmaktan mahrum bırakır veya onları cehenneme sokacaktır şeklindeki şüpheniz tabii olarak sahih ve mantıklıdır.

Ama şüphenizin cevabında şunu söylemeliyiz: Şia kültüründe bu kısımdan olup böyleli insanlar için “müstaz’af”, “aaraf ashapları” veya “Allahın rahmetine ümitli kimseler” şeklindeki terimlerle anılmaktadırlar. İmamlarımızın (a.s.) beyanatları doğrultusunda doğru bir şekilde şekillenen akidemiz ve inancımızca bu grupta yer alan insanlar cehenneme kesinlikle girecek doğrultusunda bir durum söz konusu değildir. Mutluluğa kavuşmaları için kemal yolu tamamen kapatılmış şeklinde bir anlayış yoktur. Aynen bu bağlamda bazı konular hakkında Masum imamlarımızdan (a.s.) nakledilen birçok hadis var olmaktadır. Burada iki konu hakkında nakledilmiş olan hadislere işaret ediyoruz:

Bir: Zürare naklediyor: imam Bakırdan (a.s) müstaz’af (çaresiz kalmış olan) kimdir diye sordum? İmam cevaben şöyle buyurdu: “O ne kâfir olmaya kararlı dolayısıyla kendisine kâfir diyemeyiz, ne iman yolu kendisi için belirlenmiş, başka bir beyanla ne iman edebilir bir duruma sahip ne kafir olabilir bir konuma sahip, bunlar çocuklardan bir gruptur. Kadın ve erkeklerden de çocukların sahip oldukları akla sahip olanlar olurlarsa onlarda bu gruptan sayılırlar. Teklif kalemi bunların üzerinden kaldırılmıştır”.[12] Başka bir yerde beşinci imam (imam Bakır(a.s.)) aynı raviye (Zürareye) hitaben şöyle buyuruyor: “Allah u Teâlâ kendi rahmetiyle müstaz’afları cennete de koyabilir işlemiş oldukları günahlardan ötürü cehenneme de atabilir. Ama her halükarda kesinlikle kendilerine zülüm etmeyecektir (ve davranışlarına uygun bir mükâfat onlara verecektir)”.[13]

İkinci: Şia’nın önlü şahsiyetlerinden bir grup beşinci imama (a.s.) şöyle demişler: Biz bizim akidemize sahip olan her kese karşı saygılıyız ve onları seviyoruz. Ama bizim akidemize sahip olamayan kimselerden nefret ediyoruz! İmam kuranın bir ayetine dayanarak onların bu davranışlarını kınıyor ve şöyle buyuruyor: Şia olamayanlar arasında Allahın rahmetine ve..ümitli olan mustaz’af kimseler var olmaktadır”.[14]

Bu tür hadisler tevatür derecesine varacak kadar oldukça fazladır. İmamlar döneminde eğer onlarda cennete girecekler ise bizimle onlar arasında ne fark vardır şekline bazı kimseler için şüpheler uyanmıştı!.[15] Bu şüphenin cevabı da şudur: Cennet mertebe ve menzilelere sahiptir. Her kes bu mertebe ve menzilelerden işlemiş olduğu ameline uygun birisine yerleşecektir. “Kesinlikle bilenlerle bilmeyenler(in yeri ve menzilesi) aynı olmayacaktır”.[16]

Her halükarda Allahın rahmeti çok geniştir. Bu genişlik o denlidir ki hz. Ali’nin Kümeyl duasındaki tabiriyle “eğer Allah u Teala cehennemi günahkar olan kafirlerin ceza yeri ve inatçı ve bilinçli asi olan kimselerin ebedi hapishanesi olacağına dair yemin etmemiş ve bu bağlamda kesin kararı olmamış olsaydı cehennemi soğutacak ve sakinleştirecekti ve hiç kimseyi oraya sokmayacaktı”.[17] Elbette bilinmelidir ki, cehennemin varlığı da adaletin tahakkuk bulması için gereklidir. Allah u Teâlâ ilk baştan beri mümin ile fasıkları aynı şekilde ve aynı yöntemle cezalandırmayacağına dair uyarıda bulunduğundan dolayı[18] Allahın bu işini Onun rahmetine ve adaletine ters olduğunu söyleyemeyiz.

Başarılar diliyorum. Yukarıdaki açıklamalarla bu bağlamda var olan şüphenizin giderilmiş olmasını ümit ederiz.    

---------------
[1] İsra, 15.

[2] Nisa, 115.

[3] Muhammed, 25.

[4] Müminun 62.

[5] HUR AMİLİ, Muhammed b. el-Hasan, “vesailuş-şia”,Kum: müesesei alul-beyt, 1409 h.k. c. 15, s. 206, hadis no: 20291.

[6] A.g.e., c. 15, s. 204, hadis no: 20287.

[7] Maide, 82.

[8] HUR AMİLİ, Muhammed b. el-Hasan, “vesailuş-şia”,Kum: müesesei alul-beyt, 1409 h.k. c. 1, s. 40, hadis no: 64.

[9] A.g.e., c. 1, s. 122, hadis no: 394.

[10] Sehife’i İmam, c. 21, s. 394.

[11] MECLİSİ, Muhammed Bakır, “biharul-envar”, Beyrut: müesese’i el-vefa, 1404, h.k., c. 6, s. 152, hadis no: 6.

[12] KULEYNİ, Muhammed b. Yakub, “kafi”, Tahran: daru’l-kutubul islamiye, 1365, h.ş., c. 2, s. 404, hadis no. 1.

[13] A.g.e., c. 2, s. 408, hadis no: 1.

[14] A.g.e., c. 2, s. 382, hadis no: 3.

[15] A.g.e., c. 2, s. 406, hadis no: 2.

[16] Zümer, 9

[17] Levla kesemte en tmle’eha minel kafirin… ve tahlede fiha elmuanidin le ce’alte en-nare külleha berden ve selama…

[18] Secde, 18.

Yeni Makale ve Video öğeleri