Kuran, sünnet, akıl ve şuhut (sezgi) ahlak için nasıl kaynak sayılmaktadır?

2014/03/15
Soru
Kuran’ın, sünnetin, aklın ve şuhudun (sezginin) ahlak için bir kaynak oluşunu nasıl açıklıyorsunuz?

Ahlak önermelerinin neye dayandığı hakkında çeşitli görüşler ve kaynaklar sunulmuştur ve bizim ahlak düzenimize göre bahsedilen bu kaynakların her biri, ahlakın bir kolunu güçlendirmekte ve hayat bahçesinin bir köşesini yeşertmektedir.

 

Akıl, ahlakın asıl sütunlarını, ilkelerini bize açıklamaktadır. Örneğin şöyle demektedir: “Ahlak olmalıdır ve eğer ahlak olmazsa barışçı ve ideal bir yaşantı mümkün olmaz, ve…” Ya da bazı genel ahlaki önermeleri mustakıllat-i akliye çerçevesinde bize sunmaktadır. Kur’an ahlakın temel ama ince kurallarını açıklamaktadır. Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt (a.s) de kendi amel ve sözleriyle ahlak ilkelerini bize canlı olarak sunmakta ve akıl ve vahyin belirlediği ahlak sınırlarını bize öğretmektedirler. Ruhi sezgiler de bizim ahlakın derin tabakalarını idrak etmemize ve onların etkilerini kendi canımızla yakından hissetmemize vesile olmaktadır.

Ayrıntılı Cevap

Ahlak hükümlerinin  nereden başladığı ve nereden kaynaklandığı hakkında; birçok görüş ortaya sunulmuştur. Örneğin; acaba bu hükümlerin kaynağı tabiat mı, yoksa akıl mı, yoksa ortam mı, yoksa Allah mı veya başka bir sebep midir?

Doğal olarak biz, ahlak konusundaki kaynakları kendimiz seçmekteyiz. Bu yüzden ahlak hüküm ve önermelerini elde etmek için benimsediğimiz ahlaki nizam çerçevesinde ve ona uygun kaynaklar bulmaktayız başka bir deyişle ahlak nizamı ve ahlak kaynakları arasında mantıklı bir ilişki vardır, yani özel bir ahlak sisteminde her kuralı her kaynaktan çıkarmak mümkün olmaz ve onunla uyuşmayan önermeler o sisteme yüklenemez.[1]

Bahsedilen kaynakların her birinin görevinin doğru bir şekilde açıklanması için önce akıl ve naklin (Kuran ve sünnet) yeri hakkında genel olarak ve sonra da bahsedilen her kaynağa yani Kuran, sünnet, akıl ve sezgiye ayrı ayrı değineceğiz.

 Akıl ve naklin ahlaktaki yeri:

Geçmiş İslam düşünürleri, aklın ve naklin yeri hakkında üç farklı görüşe sahiptirler. Bu görüşler; nakli esas kılanlar, akılı mihver kılanlar ve son olarak da bu iki düşüncenin ortası olan bir görüştür.

1-İlk görüşe göre (nakli esas kılanlar), iyilik ve kötülük hakkındaki bütün hakemlik Allah’ın elindedir ve buna göre Allah’ın emrettiği her şey iyi ve yasakladığı her şey kötüdür. Çünkü akıl bu gibi konuları anlamaktan acizdir.[2]

Ehl-i Sünnet’te bu görüşe sahip olanlar; Ehl-i Hadis, Haşviye ve Hanbelî gruplarıdır. Şialarda ise Ahbariler’dir. Bu görüşe göre, akıl sadece dinin hizmetinde ve kastedilen manaları anlamak için bir vesiledir.[3]

2-İkinci görüşe göre (aklı esas kılanlar), akıl kendi başına ve şeriata bağlı kalmadan iyiyi ve kötüyü anlama gücüne sahiptir. Bu görüş, “akılcılıkta aşırıcılık” olarak meşhurdur ve devamlı olarak nakli mihver kılanlarla fikir çatışması içerisindedir. Ve maalesef zamanın hâkimlerinin  bazı baskıları yüzünden İslam tarihinde kötü izler bırakmıştır.[4]

3-İyi ve kötüyü ve bunların ahlak alanındaki sınırlarını tanıma konusunda bu bahsedilen iki ham görüşün yanı sıra orta yollu bir görüşte vardır. Bu görüş, akıl esaslı  Şia mektebindeki görüşü temsil eder.

Bu görüş hakkında kısa da olsa birkaç noktayı hatırlatmak gerekmektedir;

A- İnsanların bir şeyleri  tanımak için başvurduğu yollar (vahyi ve sezgiyi göz önünde bulundurmadan, normal  insanlarda) his ve akılla sınırlıdır.

B- Beş duyu organı ile hissedilen duyu, madde âlemi ile ilişki ile elde edilmektedir. Bu hissin geçerlilik alanı oldukça sınırlıdır. Bu nedenle yaşamın doğru çizgisini ve boyutlarını his aracılığı ile elde etmek beklenemez.[5] Buna ek olarak hisler birçok yerde yanılabilir.

C- Akıl kavramı açık ve genel manaları kavramak için bir araçtır. Yine de bu kavramları bilmek insanın yaşamına yön vermek, yaşam çizgi ve yolunu tanımak ve belirlemek için belirleyici değildir. Bu algıların en fazla tanıyabileceği şey Allah-u Teâlâ’nın varlığının ispatı gibi ana felsefe konularıdır.[6]

D- Geçmiş bilgi kaynaklarının ve onların yaşamdaki dakik programlardaki yetersizliği, bu bilgilerin dünya ve ahiret mutluluğunu temin edememesi, ve diğer yandan Allah’ın hikmet sahibi oluşu şu gerçeği açıkça ifade eder ki Allah insanı, ebedi saadete ulaşması için irade sahibi yaratırken, bu yolu tanımada gerekli yolları ona sunmaması, O’nun hikmetiyle uyuşmaz. Buradan, Allah’ın hikmeti insanın hedefe ulaşması ve bu yolun nasıl tanınacağı konusunda vahiy ve nübüvvetin gerekliliği ortaya çıkar.[7]

Kuran-ı Kerim, bu gerçeğe değinerek şöyle buyurmaktadır: “(Yerine göre) müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri kalmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir.”[8]

E) Başka bir  bakışla, aklın yaşam çizgilerini şekillendirme konusundaki yetersizliğini; iyi ve kötüyü ayırmanın sadece insanın duygu ve hislerine, ya da sadece bir anlaşmaya ya da sadece ilahi bir emire bağlı olmadığını söyleyerek, ifade edebiliriz. Bunlar objektif gerçeklerdir. Tabi bu objeler, dışarıda mistak ve örneği olan bağımsız, kavramlar türünden değildir, bunlar felsefi kavramlar türündendir yani objektif bir kaynağa sahiptir , tıpkı duyusal güzellik hakkındaki görüş gibi, bu görüş güzelliğin gerçeğini iki şey arasındaki uyum olarak bilmektedir, o da  insanların zevklerine bağlı değil de, dışa yönelik iki gerçeğin arasındaki uyumdur, ahlakta da iyiyi ve kötüyü ayırmak da böyledir yani  objektif iki gerçek olan insanın iradi işi ile hakiki kemal arasındaki uyumun ölçülmesi sonucu iyilik ve kötülük kavramı ortaya çıkar. Yani istenilen kemale ulaşmak için buna yol açan bütün işler iyi ve insanı bu yoldan uzak tutan her şey de kötüdür. Bu yüzden iyi ve kötü işler, insanın zevkine bağlı bir iş olmayıp, aklın söz konusu iki olguyu yanı kemal ile insanın iradi işlerini karşılaştırarak kavranılır.

Buraya kadar iyi ve kötüyü tanımadaki ölçü, akıl olarak tanındı ama bizim kemal yolunu tanımada birçok sorunla yüz yüze olmamız  ve diğer taraftan işlerle o işlerin etkileri arasındaki ilişkiden habersiz oluşumuz ve bir de herkesin nihai bir kemali kendisine göre yorumlaması (örneğin; Aristo insanın kemalini üç güç arasındaki denge olarak tanımlamıştır ve bu güçler; ona göre gazap, şehvet ve akıldan ibarettir ve…) .

Özet olarak, akıl insanın kemali tanımada ve insanın iradi işlerinin doğurduğu sonuçlar belirlemede yetersiz kalır . Yani belli bir işin insanı  kemale ulaştırmada olumlu veya olumsuz yönde etkili olduğunu tespit edememektedir. acaba yaptığı bu işin onu kemale yaklaştırıp yaklaştırmayacağı  veya onu uzaklaştırıp uzaklaştırmayacağı konusunu hakkınca kavrayamamaktadır.  Bu yüzden bu iki türlü hatadan yani hedefi doğru teşhis etmek ve ona doğru giden yolu belirlemek konusundaki yanılgıdan uzak kalabilmek için mutlaka şeraite yani ilahi mesajlara tutunmak gerekmektedir.[9] Özet olarak, akıl, fiil ile istenilen kemal arasındaki ilişki konusunda sadece bir takım tümel kavramları idrak etmekten öteye geçmemektedir. oysa bu tümel kavramlar ahlaki emirleri belirlemede o kadar da etkili değildir. Örneğin; aklın yardımıyla,  adaletin veya Allah’a tapmanın iyi bir şey olduğunu anlayabiliriz. Ancak adaletin her yerde neleri gerektirdiğini ve hangi işlerin  ne zaman adalet olduğunu anlamada akıl bize açık deliller sunmamaktadır. Aynı şekilde akıl, nimet sahibi Allah’a  tapılması gerektiğini söylerken  bunun  nasıl  olacağını söylememektedir. Yani akıl, bu gibi konular  hakkında tek başına hüküm verme yeteneğine sahip değildir.

Akıl

Yukarıda söylenenlere dayanarak, aklın bazı konuların sonuçlarına ulaşmada vahyin yardımına ihtiyaç duyması, onun faydasız olduğu anlamına gelmemektedir. Çünkü aklın birçok faydalı işlevleri vardır ve aşağıda bunlardan bazılarına değineceğiz:

Akıl ve ahlaki ifadelerin mana bulması

Ahlaki önermelerin manaları tarih boyunca hep aynı ve değişmez midirler yani  objeler, eğer gerçek iseler her zaman için gerçektirler ve eğer gerçek değillerse her zaman için yalandırlar; yoksa manaları değişebilir yani ahlaki önermeler zaman içinde değişebilir. Müslüman düşünürlerin bu konudaki görüşleri şöyledir: “Ahlaki önermeler her zaman sabit ve kalıcıdırlar  ve bu akli bir konudur ve doğal olarak bu önemli konuda,  (yani acaba ahlak kavramları genel midir  yoksa nispi midir veya başka bir deyişle sabit midir yoksa değişken midir) konusunda asil mercii akıldır.”[10]

Akıl bütün ahlaki önermelerin çıkarımında kaynak ve mercidir

Biz ahlaki ifadelerin mana taşımasından dolayı ve aynı şekilde ahlaki bir hükmü Kur’an ve Sünnet yoluyla elde ettikten sonra, ona amel etmenin gerekliliği ve vacipliği konusunda yine akla ihtiyacımız vardır. Örneğin; şer’i bize anne ve babaya ihtiram etmenin vacip olduğunu söyler akıl ise bu emre boyun eğmemenin kişinin dünya ve ahrette cezayı hakketmesine sebep olacağını bize söyler . Böylece bu kıyasın bir mukaddimesini şeriat ve diğerini akıl sunar . Yine akıl, bize eğer ahlak olmaz ise toplumun ve toplum ilişkilerinin soğuyacağını, huzurlu ve ideal bir yaşamın sürdürülemeyeceğini, ideal söyleyerek, ahlaki emirlere uyulması gerektiği konusunda deliller sunmaktadır.

Öyleyse aklın ahlak konusunda kaynak oluşu, onun yapılması ve yapılmaması gereken şeyleri ve ahlakın genel ilkelerini belirlemesi yüzündendir.

Buna ek olarak mümin bir kişinin imanı; akla, ve delillere dayalı olmalıdır.

Kur’an

Kur’an, dînî bir kaynak olarak sunulmuştur ve bu konu Kuran-ı Kerim’de birçok kez tekrar edilmiştir. Bunların birinde Allah-u Teâlâ insanlara hitap ederek şöyle buyurmaktadır: “O size bilmediklerinizi öğretti.”[11] “یُعَلِّمُکُم مَّا لَمْ تَکُونُواْ تَعْلَمُونَ ” Yine şöyle buyurmamıştır: “علمکم ما لم تعلموا” “Sizlere sizin bilmediklerinizi öğretti.” yani “Sizin başka hiçbir yerden öğrenemeyeceğinizi size öğretti yani öğrettikleri  sizin anlayışınızın ulaşamayacağı ve bilinen  kavramların dışındaydı. İnsanların, hem kendilerinin hem hislerinin, hem hayallerinin ve hem de akıllarının ona ulaşması mümkün değildi.” Bazen bu tabir Kuran-ı Kerim’de Allah-u Teâlâ’nın bazı hükümleri verip bunları beyan ettikten sonra gelmiştir .[12] Ve bu, insanların aklının bütün ihtiyaçları karşılayabilecek bir yeteneğe sahip olmadığını ve eğer kutsal kitaplar olmasa insanların birçok gerçeğe ulaşamayacağının göstergesidir.

Bu  kitap, tekvini kitapta olduğu gibi kendinde bir çok sırları barındırmaktadır ancak tekvin dünyasının aksine sırlarını dile getirmek için bir dile de sahip ve yıllardır açık ve anlaşılır bir dille insanları en iyi yola davet etmektedir .

Böylece akıl bizleri bir kısım gerçeklere doğru yönlendirip bize rehberlik etmektedir. Örneğin aklın hüküm verdiği şeylerden birisi şudur: Bizler birçok şeyi kavrama konusunda  yetersiziz ve bunları kavramak bizim elimizde değildir.  Bu nedenle akıl, elimizi Allah’ın kitabının eline vererek şöyle demektedir: “Bu kısımdan sonra devam etmek istiyorsanız, bu Kitap’ın önderliğinde devam edin!”

Özet olarak akıl, her ne kadar yapılması ve yapılmaması gerekenleri ve ahlakın genel kurallarını bizlere tarif etse de, ahlaki değerlerin örneklerini ve bazı ahlaki  ince noktaların belirlenmede Kuran’a ve sünnete ihtiyacı vardır.

Sünnet:

Sünnetin, dînî  ve ahlaki kaynaklardan birisi olmasıyla birlikte, Kuran’ın bir tefsiri ve şerhi olduğuna da dikkat edilmelidir. Bu sünnet, masumların sözleri de olabilir, davranışları da olabilir. Sünnet, her halükarda Kuran ayetlerinin tefsiri ve şerhidir. Çünkü Kuran, kendisinin  kapsamlılığına şahadet etmiş ve insanların kıyamet gününe kadar O’na ihtiyacı olduğunu dile getirmiştir.[13]

Elbette  bu şer’î ve büyük kaynaktan yararlanmak ve bazı kanunları çıkarmak için onu tanımanın yollarını bilmeliyiz.

Kuran’dan nasıl yararlanılacağı ve kanunlarının nasıl olduğunu sünnette araştırmak gerekmektedir.

Şüphesiz Kuran, sünnet olmadan insanların saadeti için yeterli değildir; çünkü ilk olarak Kuran genel birçok kanunla doludur ve Kuran’dan nasıl faydalanılacağı ve kanunlarından nasıl yararlanılacağı konusunu sünnette araştırmak gerekmektedir. İkinci olarak; sadece iyi bir kanun insanın saadeti için yeterli değildir; bu kanunu iyi bir şekilde uygulayan birisinin olması da şarttır. Görünen o ki; Kuran’da Peygamber (s.a.a)’den ve İmamlar (a.s)’dan örnek olarak bahsedilmesi buna bir işarettir, yani iyi bir kanunun  onu iyi bir şekilde tatbik edecek birisine de ihtiyacı vardır. Kanun tatbik edilip uygulanmayıncaya kadar kimsenin onun değerinden haberi olmaz ama o kanunu tatbik edenler doğru bir şekilde anlayarak o kanunu yerinde ve zamanında en iyi bir şekilde toplumda  uyguladıkları ve herkes kendi gözüyle bu kanunun bereketini gördüğü zaman onun önemi ve zarifliği anlaşılır.

Şuhud (Sezgi):

Sezgi de hissin ve aklın ötesinde olan üçüncü bir yoldur.[14]

Sezgi ve şuhud, yani aydınlığı olduğu gibi tatmak ve tanımaktır ve bunun mümkün olduğunu da ilim inkâr  etmemiştir; başka bir deyişle tecrübe alanına giren şeyler beş duyu organlarıyla, akli kavrayışla kavranan şeyler, mantık ve matematik düşünceleri ile ve öte âlemler ait gerçeklerden önemli bir kısmı da, ilham ve işrak yoluyla bilinir.

Batı düşünürlerinden  biri olan “Alexes Karel” sezgiye özel bir değer verenler arasında yer almaktadır. O şöyle yazmaktadır: “İlmi keşifler sadece bir insanın fikir ürünü değildir ve dehalar inceleme ve olayları kavramanın yanı sıra sezgi gücünden de yararlnırlar. Onlar sezgi yoluyla; başkalarına örtülü ve kapalı olan şeyleri ve görünüşte birbiriyle ilgisi olmayan iki gizli olay arasındaki ilişkiyi elde ediyor ve gizli olan şeylerin düğümünü çözüyorlar. Bu yüzden, bazen madde ötesi alemi ve ahlaki ilkeleri kavramak akıl ve vahiy dışında bir şeyle de bizim için mümkün olabiliyor.”

Bu gün “metafizik” ilmi, insan ruhunun bu tür yönleri özellikle insanın tanınmayan yönleri hakkında araştırma yapmakla sorumludur bu yolla bazılarının normal ötesi kestirmelerinin sebebi ortaya çıkmaktadır.[15]

Bazen bir takım gerçekler ve gizli olaylar insana ilham olmaktadır ve insanın zihni o kadar aydınlanmaktadır ki; insan, sezdiği ve elde ettiği şeylerin kesinlikle doğru olduğuna inanmaktadır. Yani keşif edilmiş bir şeyi görüyor ve gördüğü şey, onun için o kadar kesin ve doğru ki bu konuda hiçbir şüphe ve yanılmaya bile kapılmamaktadır.

Tabi ki insan için keşif edilen şey sadece gerçeklerin bir köşesidir ve çoğu zaman ruhtaki sınırlar, yanlış  düşünceler ve inançlardan dolayı belki de o sezgi yoluyla müşahede edilen şeyin mahiyetini tam olarak anlayamayız başka bir deyişle  ilham olan o şeyin mahiyeti ruhumuzda ve zihnimizde gerçekle uyumlu olmayan bir yankı ve görünüme girer , bu nedenle sezgi de hata ve yanılma söz konusudur; bu nedenle  sezgilerin doğru ve yanlışını teşhis edebilmek için yine kendine has araştırma ve ölçüye gerek vardır.[16]

Sezgi “Thomas Rabit” veya “Aucyunes ve Agustin” gibi batılı düşünürlerde anlatılan şekliyle [17] bizim ahlak mektebimizde bahsedilmemiştir. Biz sezgiyi, irfan ilminde araştırarak üzerinde konuşmakta ve onu da bu ilmin bir parçası ve kısmı olarak görmekteyiz.

Her şeye rağmen nefsi arındırarak ve sezgi yoluyla İslam irfanında gelen ahlaki manaları da keşif edip derk edebiliriz. Örneğin; insan kalp gözü ile  hem kendisini ve hem de bu dünyadaki herkesi asıl fakir ve ihtiyaç sahibi olarak görebilir.

Allah-u Teâlâ ihlâslı bir şekilde ve O’nun dinine bağlı olarak, O’nu daha fazla tanıma peşinde olanlara şöyle buyurmaktadır: “Bizim uğrumuzda mücadele edenlere gelince, elbette biz onlara yollarımızı

 gösteririz…[18]

Peygamber Efendimiz (s.a.a) de bu konu hakkında şöyle buyurmaktadır: “Her kim bildiklerine amel ederse Allah-u Teâlâ bilmediklerinin ilmini de ona nasip eder.”[19]

Bu konunun daha iyi beyan edilmesi için irfan ilmine de biraz değineceğiz:

İslam dininde irfan, ameli ve nazari olmak üzere iki kısma ayrılır. Nazari irfan, âlemdeki gerçeklerin tefsiri hakkında yani Allah, dünya ve insandan ve bu konulara alt yapı olacak şeylerden bahsetmekte İrfan bu yönden felsefe gibidir. Ameli kısımda ise, insanın  yüksek bir mertebe olan tevhit merhalesine ulaşması gerektiğini, nereden başlayacağını, ne gibi yolları kat edeceğini ve  ne gibi emirlerin ona geleceğini anlatmaktadır Elbette çaba bu yolları kat etmiş, bu yollardaki adabı bilen kâmil ve olgun bir kişinin önderliğinde  olmalıdır. Eğer böyle bir kılavuzun refakatiyle olmazsa yolundan sapma tehlikesiyle karşılaşabilir.

“Bu aşamayı Hızırsız kat etme sakın

Karanlıklar karşındadır sapmaktan kork”[20]

Sonuç olarak ahlak; anlam kazanma, ahlaki önermeleri çıkarma ve amellerin özünün derk edilmesi ve uygulanmaya geçirilmesinde yardımcı olma bölümlerinde zikredilen kaynaklara muhtaçtır. Elbette kaynakların her birine duyulan ihtiyaç farklı olabilir. Yani bu üç kısımda bir kaynağa ihtiyaç duyduğu gibi başka bir kaynağa sadece bir ya da iki kısımda ihtiyaç duyabilir.

------------
[1] Ustad Hadevi Tehrani, Baverha ve Porsesha, Kum, Haneyi Hired, s: 95

[2] Zabine Esmitke, Endişeha-yi Kelami-yi Allame Hilli, s: 116, Bonyad-ı Pejuheşha-yi İslami-yi Rezevi, 1378

[3]Abbas Murtezevi, İlim e Akıl ez Didgah-i Mekteb-i Tefkik, s: 189, Merkezi Cihani-yi Ulum-i İslami, 1381

[4] Aynı kaynak

[5] Muhammed Tagi Misbah Yezdi, Maarif-i Kuran, c: 4–5, Rah ve Rahnema Şinasi, s: 10, Müessese-yi Amuzeşi ve Pejuheşi-yi İmam Humeyni, 1382

[6] Aynı kaynak, s: 11

[7] Aynı kaynak, s: 15

[8] Nisa Suresi, 165. ayet

[9] Muhammed Taki Misbah Yezdi, Felsefe-yi Ahlak, s: 80–82, Müessese-yi Amuzeşi ve Pejuheşi-yi İmam Humeyni, 1382

[10] Martin Mekdermut, Endiseha-yi Kelami-yi Şeyh Müfid, s: 71, Müessese-yi Mütaleat-i İslami-yi Danesgah-i Mekgil Şube-yi Danesgah-i Tehran, 1363

[11] Bakara Suresi, 151. ayet

[12] Ustad Hadevi Tehrani, Baverha ve Porsesha, Kum, Haneyi Hired, 3. baskı, 1382, s: 48

[13] Nahl Suresi, 89. ayet

[14] İnsan Mevcud-i Naşenakte, s: 135–137, Cafer Subhani’den naklen, 3. baskı, s: 50

[15] Aynı kaynak

[16] Ayetullah Cevad Amuli, Şeriat der Ayine-yi Marifet, Kum, Merkez-i Neşr-i Ferhengi-yi Reca, 2. baskı, 1373, s: 137

[17] Aynı kaynak, s: 155 ve s: 165

[18] Ankebut Suresi, 69. ayet

[19] Hurr-i Amuli, Vesailu’ş-Şia, c: 27, s: 164; Allame Meclisi, Biharu’l-Envar, c: 2, s: 30 ve c: 65, s: 312

[20] Daha fazla bilgi için bkz: Mutahhari, Murteza, Aşina-yi ba Ulum-i İslami, Tahran, 13. baskı, 1373, c:2, s: 85–87

Yeni Makale ve Video öğeleri

Yeni Kitaplar

  • Hz. Muhammed'in Hayatı

    Muhterem okuyuculara sunulan bu eser, bu büyük Peygamber'in hayatı ve İslâm tarihiyle ilgili en m ...
  • İslam Sosyolojisi

    Asrımızın büyük müfessir, fakih ve filozofu merhum Ayetullah Allâme Tabatabaî, Kur’& ...