Örfün geçerliliği ne ölçüdedir ve onu belirlemek kime aittir? Acaba örf değişebilir mi?

2014/04/16
Soru
Bazı konularda hükmün mevzusu olan şeyin tespiti örneğin bir şeyin kumar aleti sayılıp sayılmadığı veya lehvi müzik çeşidinden olup olmadığı örfe ve onun tespitine bağlamışlar. Buna göre: 1- Hangi toplum ölçüdür? İnsanın kendi şehri mi? Bütün Dünya mı? 2- Örfü belirlemek kime aittir? Mükellefe mi yoksa taklit merciine mi? 3- Bu mesele göz önüne alındığında müzik ya da kumar bir toplumda ve eşit şartlarda yaşayan kimselerden kimine göre helal, kimine göre de haram olabilir mi? 4- Örften kasıt nedir? Acaba toplumun genelinin düşüncesi midir? Eğer böyle olursa toplumun genelinin düşüncesi bir şeyin helalliğine cevaz ya da haramlığına delil olabilir mi?

Örfün lügatte iki manası vardır:

 

a) Beğenilen iş

 

b) Marifet ve Tanıma

 

Fakihler ise “adet olmuş davranışlar ve halkın zihnindeki bakış açısına” örf demekteler. Ama onun çerçevesini belirlemek, yerine göre değişir. Çünkü örfün kullanış şekli ve yerine göre farklı manaları vardır. Aşağıda bunların bazılarına işaret ediyoruz:

 

1- Örften kasıt bütün insanlar ve akıl sahibi kimselerdir. Bu da bir kavramın anlam ve örneklerinin varlığının belirlenmek istendiğinde söz konusu olur o kavram hangi dilden olursa olsun. Örneğin, diyoruz ki “sefer”in örfteki manası nedir? Burada amaç; belli bir dil, bölge, kavim ve belli bir millet değildir. Görüldüğü üzere bu tür örfte var sayım değişikliğin olmamasıdır. Zira akıl sahiplerinin değişmeyen siret ve yöntemleri vardır. İster 20. asırda olsun, ister hicretten önce, ister Doğuda olsun, ister Batıda, ister başka yerde… zaman, mekan ve şartların hiç birinin bu siret ve irtikazda etkisi yoktur. Öyleyse amaç belli bir toplum veya egemen olan bir çeşit düşünce değildir. Bu varsayımda “topluma hâkim olan düşünceler çeşitli şartlarda değişir” denemez.

 

 

 

 

2- Örften kasıt “halkın belli bir grubu” olabilir. Bu da kullanılma yerlerine göre değişiklik arz etmektedir; örneğin bazen amaç belli bir lafzın manası olduğundan belli bir dil ve soy hedef alınır. Mesela 'Ğina' lafzının manası nedir? Burada Arapça’ya başvurulur. Bazen de belli bir din ve mezhep kastedilmektedir; mesela diyorlar ki: “bir hayvan kesildikten sonra bedeninde kalan kan örfe göre nedir? Burada örften kastın Müslüman toplumlar olduğu bellidir. Zira kafirler kanın necis olduğunu kabul etmezler. Bu tür örf taalluk ettiği olduğu şeyin farklılığından dolayı farklı olabilir ve örfün belirlenmesi de değişik olur.

 

Çünkü akıl sahiplerinin örfünü belirlemek, ‘akli kaynağı olan tutum ve davranışları belirlemektir. Dindarların örfünden maksat da mümin halkın dini bağlılık esasına sergiledikleri davranış ve adetlerdir. Diğer özel örfler de de durum böyledir. Netice olarak örfün belirlenmesi her ne kadar sadece müçtehide ait olan bir görev değilse de, ama onun belirlenmesi için etkili olan şartların oluştuğunu tespit etmek gerektiğinden herkes kolayca örfü tam olarak belirleyemez. Birçok yerde uzmanlık ve dikkat gerektirir.

Ayrıntılı Cevap

Örfün lügatte iki manası vardır:

 

a) Marifet ve Tanıma

 

b) Beğenilen ve güzel olan iş

 

Dolayısıyla maruf kelimesi bazen meçhulün karşısında kullanılırken (birinci manaya ait) bazen de münker manasına karşıtı olarak kullanılır. Merhum Tebersi, Mecmeu’l-Beyan’da şöyle buyuruyor: “Örf, nekir’in karşıtıdır. Aklın iyi olduğunu onayladığı ve nefsin sükunet bulduğu her güzelliğe örf denir.”

 

 

 

 

Ama terim olarak örf için bir çok tarifler yapılmıştır. Örneğin fakihler, ‘bir toplumun söz ve davranışta devamlı yaptıkları şeye örf diyorlar ki buna adet ve teamül de denmektedir.

 

 

 

 

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bazı noktaları hatırlatmamız gerekiyor:

 

 

 

 

1-Fakihlerimiz geçmişte “örf” kelimesini çok istifade etmiş ve onu çeşitli manalarda kullanmışlardır. Manaların çeşitliliği kullanma şekline ve yerine göredir. Onlar örfü kimi zaman akıl sahipleri için kullanır ve derlerdi ki: “Akıl sahiplerinin örfü böyle idi…” ve bundan kasıtları onların tutum ve davranış şeklidir; (siret) kimi zaman da bilinç altı (irtikaz) vs. anlamlarda kullanılırdı…

 

 

 

 

2- Birinci noktaya göre “örf” akıl sahiplerinin tutum ve davranış şekli ve bazen de bilinçaltı işleri manasında kullanıldığına göre bunların kısımlarını, sınır ve şartlarını vb. konuları ele almamız gerekir.

 

a) Siret ve İrtikazın Manası:

 

Siret kısaca, ameli gidişat ve davranışsal adetlerdir. İrtikaz ise zihni bakış açısı ve fikirsel dayanaktır.

 

Siret, objektif davranışlardan ibarettir. Belli bir alanda, davranışlarda belli adetler gördüğümüzde buna o alana ait siret diyoruz.

 

İrtikaz, bir grup insanın bir meseledeki fikirsel bakış açısı ve bilinç altıdır. İrtikaz gerçekte insanların zihnlerinin derinliklerinde yer etmiş bir şeydir, öyle ki, eğer zihniyetlerine başvursalar meselenin hükmünü bulacak ve onun hakkında hüküm vereceklerdir. Bu bilinçaltı konular, dışa vurabilirler veya vurmayabilirler. Eğer dışa vurma zemini bulur ve bu zeminde çok olursa siret ortaya çıkar.

 

 

 

 

b) Siret ve İrtikazın Kısımları

 

 

 

 

Siret ve İrtikaz genel olarak iki kısıma ayrılır:

 

 

 

 

1- Belli bir grup insana veya belli bir zamana ait olmayan siret ve irtikazlardır. Buna ukelai (akıl sahiplerinin) siret ve irtikazları diyoruz. Açıkça görüldüğü üzere bu tür siret ve irtikazların varsayımı onların değişmedikleri üzerinedir. Dolayısıyla ukelai irtikazlar, her şart, zaman ve mekandaki değişmeyen hükümlerdir. Ukelai siretler kültürel, siyasi, iktisadi ve bilimsel şartların çeşitliliğine rağmen eşit olan ve her hangi bir değişime uğramayan davranışlardır.

 

Başka bir deyişle akıl sahiplerinin akılların gereği sabit siret ve irtikazları vardır. Bu, ister 20. yüzyılda olsun, ister hicretten önce olsun, ister Hindistan’da olsun, ister Batı’da olsun ister başka yerde, zaman, mekan ve diğer şartların hiç birinin siret ve irtikazda etkisi yoktur (bunun delili dördüncü şıkta gelecektir). Bu tür siret ve irtikazın fıkh ve usulda kelami dayanağı vardır.

 

 

 

 

2) Belli bir zaman, mekan veya özel şartlara sahip olan insanlara ait siret ve irtikazlar. Müteşerrie siret ve irtikaz fıkıhta kullanılan bu tür siret ve irtikazlara örnektir. Müteşerrie sireti müteşerrienin ameli gidişatıdır. İrtikazi Müteşerrie ise müteşerrienin zihni derinliklerine yerleşmiş bilinçlerdir. Müteşirrieden kasıt ise Müslümanların arasında olan şeylerdir.

 

Dolayısıyla, müteşerrie siret ve irtikazı Müslümanların arasında var olan ameli ve zihni tutum ve tavırdır. Ancak Müslümanlar kendi irtikazlarının farkında olamayabilirler.

 

Şu noktayı da vurgulamamız gerekir ki, Müteşerrie siret ve irtikazdan kastımız, Müslümanların Müslüman olmalarından dolayı kaynaklanan siret ve irtikazlarıdır. Çünkü Müslümanların siret ve irtikazları Müslümanlıklarından dolayı değil de kavmiyetçiliklerinden dolayı olabilir. Bu yüzden belli bir bölgenin Müslümanlarının kendilerine ait siret ve irtikazları varsa biz onlara müteşerrie siret ve irtikazlar demiyoruz.

 

 

 

 

Evet, bir mezhebin -örneğin şia- siret ve irtikazı göz önüne alınabilir. Bu durumda bu siret ve irtikaz, bütün Müslümanların siret ve irtikazı değil, ama belli bir millet ve kavme ait değildir. Şiaların Şia olmasından kaynaklanıyor. Yani bu siret ve irtikaz, Şia olduklarından dolayı Şiaların siret ve irtikazı sayılır.

 

 

 

 

Usul ve fıkhta mutlaka başka siret ve irtikazlarda vardır, ama onlar hükümleri çıkarmada herhangi bir rol oynamamaktadırlar. Örneğin, cahiliyet Araplarının siret ve irtikazları, eski İranlıların siret ve irtikazları, Hindularun siret ve irtikazları vs. gibi.

 

Bununla birlikte genel kısımlardan ikisi yani, ukelanın siret ve irtikazı ile Müteşerrie siret ve irtikazı -bu ikisinden bazen ukela örfü ve müteşerrie örfü diye tabir edilir.

 

 

 

 

c) Siret ve İrtikazın Sınır ve Şartları

 

 

 

 

Hatırlatmak gerekir ki, siret ve irtikazların incelenmesinde şu önemli noktaya da dikkat etmemiz gerekir: Onların özelliklerini bilmek gerekir. Bizim göz önüne aldığımız siret ve irtikazın -ister ukelai siret ve irtikaz olsun, ister müteşerrie veya herhangi bir siret ve irtikaz- kendilerine göre bir takım nedenleri ve özellikleri olduğunu bilmemiz gerekir. Örneğin, bir sirete, ukela sireti diyebilmemiz için:

 

1- Bu siretin akıl sahiplerinin amel ettiği bir siret olduğunu bilmemiz gerekir;

 

2- Akıl sahibi oldukları için ukelaya (akıl sahiplerine) ait olduğunu anlamalıyız, belli bir kültür, inanç ve milliyete ait olmamalıdır. Başka bir deyişle bir siret, ukela siretinin özelliklerini taşıdığı zaman ukela sireti olur. İşte o zaman ukela siretinin hükümlerini ona uygulayabiliriz.

 

 

 

 

Ukela siretinde zaman, durum, mezhep vb. şeyler geçerli değildir. İnsanlar hangi fırka ve gruptan olurlarsa olsunlar bu siretten faydalanabilirler. Ama siret müteşerrie olursa yalnızca Müslümanlar arasında geçerlidir. Özelliğini de Müslümanlıklarından almaktadır. Müslümanlar arasında amel veya görüş birliği olmazsa siret ve irtikazda olmayacaktır.

 

 

 

 

d) Siret ve İrtikazın Sabit Oluşu

 

 

 

 

Belli bir millet ve kültüre ait siret ve irtikazlarda farklılık doğaldır. Aynı inanç ve ortak kültürleri olan insanlar bir olayda başkalarının davranışlarından farklı olarak aynı davranışları gösterirler ve başkalarının hükümlerinden farklı kendilerine göre hükümleri vardır. Bu farklılıklardan, o davranış ve hükümlerin belli bir kültürden kaynaklandığını anlamaktayız.

 

 

 

 

Fakih ve usulcülerin üzerinde durdukları siret ve irtikazlardan biri müteşerrie siret ve irtikazıdır. İslam şeriatının başka şeriatlardan farklı olan kendine özgü hükümleri vardır. Örneğin hayvanların kesilmesi caiz, bazen müstehap, bazen de vaciptir. Oysa Hindu kültüründe bu iş kötü sayılmaktadır. Aynı şekilde biz haşereleri öldürmeyi caiz bilirken reenkarnasyona inananlar bir hayvanı öldürmeyi kötü sayarlar.

 

 

 

 

Bir siret ve irtikaz hususundaki farklılıklar gerçekte bir kavim ya da milletin medeniyet ve kültürünü oluşturan bazı neden ve unsurlara bağlıdır. Bu neden ve unsurların çeşitliliği davranış ve hükümlerinde çeşitli olmasına neden olmaktadır. Bu yüzden siret ve irtikazların farklılığı tamamen doğaldır, bunda herhangi bir tartışma yoktur.

 

 

 

 

Söz konusu olan asıl şey ukelai siret ve irtikazlardır. Acaba ukelai siret ve irtikazlar da farklı olabilirler mi? Acaba ukela akıl sahibi oldukları için bir olayda farklı davranışlar sergileyebilirler mi veya bir meselede farklı hükümler verebilirler mi?

 

 

 

 

Soruya ilk olarak verebileceğimiz cevap şudur: Ukelai siret ve irtikazlar öyle siret ve irtikazlardır ki, belli bir kavim ve medeniyete ait değildir. Dolayısıyla farklı zaman ve mekanlarda değişikliğe uğramamaları gerekir. Ama acaba belli bir grup ya da kültürde değil de ukela topluluğunda bir biçimde değişiklik meydana gelebilir mi? Kültürel ve kavmi özellikleri ve farklı noktaları bir kenara bırakırsak ukelanın ortak özelliği bir biçimde değişiklik gösterebilir mi? Acaba ukelai siret ve irtikazlar ukelanın karşısına çıkan olaylardan dolayı başka bir merhaleye geçse ve ukela eski hükümlerinin dışında yeni/başka hükümler verebilir mi veya eski davranışlarının dışında değişik davranışlar gösterebilirler mi? Acaba böyle bir şey düşünülebilir mi?

 

 

 

 

Bu meselenin önemi daha sonra hükümlerin çıkarılmasında Ukelai siret ve irtikazın kullanılmasında ortaya çıkacaktır. Onların asla değişmediği ve sabit kaldığını kabul edersek, ukelai siret veya irtikaz keşfedildiğinde şu neticeyi alabiliriz ki, en azında Masum İmamlar (a.s)'ın zamanında siret olmasa da ukelai irtikaz var idi. Zira dışa vurma zeminesi mevcut olmadığında bu irtikaz sirete dönüşmediğini kabul etsek de bunun bir irtikaz halinde varlığını kabul etmemiz gerekir Ama ukelai irtikazların sabit olmadığını ve değişken olduğu ihtimalini kabul edersek yukarıda ki neticeyi alamayacağız.

 

 

 

 

Bu konu her ne kadar sınırlı ve özel bir açıdan incelense ve yalnızca ukelai siret ve irtikaz olarak ele alınsa da geniş bir altyapısı vardır. Bu konu gerçekte insanın doğasına ve gerçeğine dönmektedir. Bu durumda kendisine tamamen felsefi bir renk almakta ve onu usul-u fıkh ilminin felsefesinin sınırlarından çıkarmaktadır. Burada kısaca ve lazım olduğu kadarıyla konuyu ele alacağız.

 

 

 

 

Felsefi açıdan insanın mahiyet ve gerçeği hakkında iki görüş vardır. Onlardan biri İslami felsefenin ve bir çok yeni ve klasik felsefenin kabul ettiği, tarih boyunca insan mahiyetinin sabit olduğu görüşüdür. Buna göre insanın mahiyet, temel ve gerçeği tarih boyunca asla değişmemiştir. İnsanlar genel insaniyetlerinde fark etmezler.

 

 

 

 

Diğer görüş ise şudur: Bazı yeni felsefeler insanın mahiyet ve gerçeğinin değiştiğine inanmakta ve onlardan bazıları tarih unsurunun üzerinde çok durmaktalar. Hegel ve onun ekolünün etkisinde kalan tarihi felsefelerin taraftarları (Historistler) bu meselenin güçlü destekleyicileri arasındadırlar. Ancak bazıları da (Egzenstalistler) insan mahiyetinin değişiminin başka şekilde olduğunu söylüyorlar.

 

 

 

 

Tarihci akım beşerin genelinin tarih boyunca bir biçimde değişimle karşı karşıya kaldığı görüşündedirler. Onlara göre bir çok şey klasik insana göre değer sayılırken modern insana göre değişmiş ve değerin zıddı olmuştur. Bunun tersi de geçerlidir, değerin zıddı olan şeyler modern insan için bir değerdir. Örneğin klasik insan için tevazu bir değer, kendini beğenmek ve kendini üstün görmek değerin zıddı idi. Modern insan için bunun tersi geçerlidir. O, kendini beğenmek ve kendini üstün görmeği değer, tevazuyuda değerin zıddı olarak görmektedir.

 

 

 

 

Modern insanla klasik insanın farklı olduğunu kabul edenler modern insanın irtikazıyla klasik insanın irtikazının da farklı olduğunu kabul edecektir.

 

Ama, kendi yerinde de ispatlandığı gibi, birinci görüş doğru görüştür. İnsan gerçeği herkes için birdir. İnsan ilerleme veya çöküşte uzun bir yol katetse bile, insan gerçeğinde diğer insanlardan farkı yoktur.

 

 

 

 

Denilebilir ki, insanın geneli, onun bir ferdi gibi bir çeşit ilerleme kaydedebilir ve bir tekamül hareketine sahiptir. Nasıl ki bir insan doğumundan ölümüne kadar aklani yönden merhaleler katediyorsa ve aklı, heyula akıldan yavaş yavaş müstefad akıla geçiyorsa, insanın geneli de tekamül yolculuğunda başlangıç merhalesinden daha kamil merhaleye ulaşmaktadır. Bir dönemde insan -bütün insanlar- çocukluk ve sadelik çağında idi, sonra bu dönem yerini yavaş yavaş gençlik dönemine bıraktı; ondan sonrada aklaniyet ve fikri buluğa erdi.

 

 

 

 

Dolayısıyla, ilk dönemde irtikaz olmayabilir, sonra ortaya çıkar. Veya o dönem irtikaz değişir ve başak bir irtikaza dönüşür. Geçmişte ki irtikazlar insanın akli zaafından kaynaklanıyordu, şimdiki irtikazlar ise -ister mevcut olanlar olsun, ister geçmişlerin değişimi olsun- insanın akılının kemale ermesindendir.

 

 

 

 

Buna göre ukela irtikazının manası, insanlık hayatı boyunca bütün insanların bilfiil bu irtikazların farkında olmaları değildir. Bir irtikaz olabilir, ama insan onun farkında olmayabilir. Öte yandan bazen irtikazlara itina etmenin bazı öncüllere ihtiyacı vardır ki, bu da herkeste yoktur. Özellikle normal insanlar için; hatta eğer onları bu tür irtikazlara yöneltmeye kalksak bu iş kolaylıkla gerçekleşmez. Bunun için uzun bir zamana ve birçok öncüle ihtiyaç vardır. Öyleyse bütün ukelanın daha baştan bütün irtikazların farkında olmaları zaruri değildir. Ukelai irtikazda önemli olan eğer insan ukelai gücünden en üst seviyede faydalanabilirse mutlaka bu irtikazları kendisinde bulacak ve onu kabul edecektir.

 

 

 

 

Bu yüzden metodolojide ve usul konularında da değinildiği gibi ukelai irtikazların keşfinde istatistik yöntemden çok tahlili metottan istifade ediliyor. Fakih ukelai yönden diğer insanlarla ortak olduğundan, kendi bilinçlerinin tahlili ile ‘falan iş ukelanın zihninde mürtekizdir’ neticesini alıyor. Fakihin zihni gerçekte kendisinde cevherler olan bir maden gibidir. Fakih, tasavvur ve zihniyetlerini açar, hüküm ve irtikazlarını anlar ve bu hükümlerin kendi döneminin kültürüne, özelliklerine ve bölgesine ait olmadığını görür. Demek ki irtikaz kapsamlı ve ukelaidir.

 

 

 

 

Bundan dolayı, yeniden belirtelim ki, insan bir gerçektir ki,  tarihi veya bireysel yönden değişime uğramaz ve insanın yapısı hep aynı şekilde kalır. İnsan iki sonsuza (saadetin kemaline ve bedbahtlığın kemaline) doğru hareket etse ve kendi özgür iradesiyle seçimini yapsa da insanlığın insaniyetinde ve ukelanın aklaniyetinde ortaktırlar. Yani insan, insaniyetini korumakla birlikte saadet veya bedbahtlığının yolunu da çizmektedir.

 

 

 

 

Dolayısıyla, bir taraftan ukelai irtikaz, ukela arasında ortak bir eğilim ve bilinçten kaynaklandığından, diğer taraftan ukelanın bir sirette ya da bir irtikazda ­ortak bir özellikleri olmadan bu irtikaza sahip olmaları mümkün olmadığından ukelai irtikaz değişmez. Ukela, bir dönem irtikazı dikkate almayabilir veya bir irtikaz onlar için belli olmayabilir ve sonraları dikkate alabilirler veya irtikaz belli olabilir ama asla bu irtikazlar zaman ve mekan ve diğer şartların etkisinde değişmez çünkü bu insanların aklaniyetinde ve onların ortak cevherinde bir çeşit değişikliğe bağlıdır ve böyle bir şey kabul edilemez.

 

 

 

 

Sonuç olarak bazı şeyler sanki insanlığın tarihinde sonradan ortak bir hale gelmiş olabilirler, ama bunu tahlil ettiğimizde bu ortaklıklar eskiden ortaya çıkmamış olsa da insanın tarih ve hüviyetinde var olduğunu göreceğiz. Bu kadarı bile bizim, “bu durum, hatta fiiliyata geçmeden önce de ukela irtikazında vardı, sonradan fiiliyata geçti” diyebilmemiz için yeterlidir.

 

 

 

 

Ukelanın siretleri de değişime uğramazlar, ama bir dönemde amel zeminesi bulmazsa sirette olmayabilir ve sonraki dönemde ortaya çıkabilir. Yani bir siret ortaya çıkmışsa, onun sonra ki dönemlerde farklı şekilde ortaya çıkması mümkün değildir. Ama bir dönem olmayabilir ve sonra ortaya çıkabilir. Çünkü siret amele aittir ve tahakkuk zeminesine ihtiyacı vardır. Bu tahakkuk ne zaman gerçekleşse sirette tecelli eder.

 

 

 

 

Buraya kadar söylenenlerden ukelai siret ve irtikazın aslında sabit olduğunu kabul ediyor ve diyoruz ki, irtikazlara bir dönem dikkat edilmese, açık ve belli olmasalar ve siretlerinde tahakkuk zeminesi olmadığı için fiiliyata ulaşmasalar da ukelai siret ve irtikazların tümü, her dönemdeki bütün insanlar için birdir ve değişime uğramaz.

 

 

 

 

Demek ki örf, belli bir topluma hakim olan bir çeşit düşünce değildir ki topluma hakim olan tefekkürler değişince o da değişsin.

 

 

 

 

 

 

 

Sonuç olarak örfü teşhis etmek müçtehide özgü olmasa da, örfün teşhisinde onun gerçekleşmesi için etkili olan şartlar göz önüne alınması gerektiğinden herkes örfü rahatlıkla tanıyacak diye bir şey söz konusu değildir. Birçok yerde uzmanlığa ve dikkate ihtiyaç vardır.

 

 

 

 

Son olarak konunun daha etraflı tahkiki için bazı noktaları hatırlatmak istiyoruz.

 

 

 

 

1- Fıkıhta örfün üç kullanım alanı belirlenmiştir:

 

 

 

 

a) Şer’i hükmü çıkarmak

 

b) Usuli kaideyi keşfetmek

 

 

 

 

- Şer’i hükmü çıkarmak;

 

Örneğin örfe başvurarak çocuğun (büluğa ermeyen kimsenin) küçük ve önemli olmayan ticaretlerde alış verişinin veya akit okumadan alış veriş yapmanın (muatatın) yaygın olduğunu belirlemek gibi.

 

 

 

 

Burada bir şer’i hükmün örfün tutumundan çıkarılabilmesi için bu davranışın Masum (a.s)’ın zamanında da olduğunu ispatlamak gerekir. Yani, günümüz örfünde olduğu gibi Masum (a.s)’ın zamanında da çocuklara bazı küçük alış verişleri yaptıklarını tespit etmek gerekir. Ki bu yolla Masum’un bu tututmu söz veya takrirle onayladığını bilelim.

 

 

 

 

-Usul-i Kaideyi keşfetmek: Haber-i Vahidin hüccet oluşunu genel örf ve ukela siretiyle ispat etmek gibi

 

 

 

 

c) Örfün şer’i hükmün mevzusunu açıklamasında ki rolü:

 

 

 

 

Şer’i hükümlerin mevzuları iki kısımdır: Bir kısmını Şari’n kendisi hudut ve sınırlarını belirlemiştir. Bir kısmı da örfe bırakılmıştır. İkinci kısma örfi mevzular diyoruz. Ahkamın mevzularının çoğu örfidir, hatta şer’i mevzularda da bazı cüz ve unsurlar örfidir. Şer’i mevzularda örfi unsur olmayan mevzular azdır.

 

 

 

 

Bu konunun fıkıhta örnekleri çoktur. Örneğin, bir mal özürlü olursa, müşterinin onu feshetme hakkı vardır ve malı geri verebilir. Ama özrün belirlenmesi örfe kalmış bir şeydir. Veya ğina yani mutrip sesler haramdır; mütrip ses nedir ve eğlence meclislerine münasip olanı hangisidir buna örf karar verir.

 

 

 

 

Burada örfün sınırları onun nasıl kullanılacağına bağlıdır. Bazen örfün ölçüsü belli bir bölgedir. Örneğin alış verişte kullanılan tartılar farklı olursa alış veriş hangi bölgede yapılmışsa oranın tartısı geçerlidir. Bazen örf geneldir. Örneğin örfte eğlence sesi (Gina) sayılan sesin şer’an haram oluşu gibi.

 

 

 

 

Ama örfün teşhisinde insanlar ihtilaf ederlerse, müçtehid uzman ya da hakim olduğu için hüküm vermemişse insanlar kendi bilgilerine göre amel edebilirler. Eğer biri ihtilaftan dolayı örf belirleyemez ise, o zaman ihtiyat, beraet gibi uygun olan bir usul kaidesine baş vurabilir. Burada gerçek hüküm Allah’ın yanında sabittir, ama mükelleflere kolaylık ve rahatlık olsun diye, hükmün mevzusunun teşhisini onların kendisine bırakmıştır. Fakihler, zahiri hükmün gerçek hükmün yerine yeterli olduğu konusunda genişçe bahsetmişlerdir.

 

 

 

 

Burada dikkat edilmesi gereken bir noktada şudur: Günümüzde ki örf Masum (a.s)’ın zamanıyla farklılık gösterebilir. Yani örneğin bir şey Masum (a.s)’ın zamanında kumar aleti olur ve bu yüzden alım satımı haram olabilir, ama şimdiki örfte kumar aleti sayılmayabilir.

 

 

 

 

Doğal olarak mevzu değişince hükümde değişir ve haramlığı da ortadan kalkar.

 

Öyleyse şeriatın hükmü her zaman kalıcıdır; ilahi haram helal olmaz. Nitekim Allah Resulü (s.a.a) İslami hükümlerin devamlılığı konusunda şöyle buyuruyor: “Benim helal ettiğim şey kıyamete kadar helaldir, haram ettiğim şey kıyamete kadar haramdır.”

 

 

 

 

2- Örfün değişip değişmediğini ve belli bir mevzuda ki filan örfün görüşü nedir, gibi konuları belirlemek mükellefin kendi üzerinedir.

 

 

 

 

3- Örfün (lügat ve ıstılahi) manaları göz önüne alındığında, halkın veya bir grubun içinde olan her kaideye örf denir. Öyleyse en azından bir şehrin veya bir bölgenin örfünün şekillenmesinde çoğunluk olmalıdır ki, o çoğunluktan dolayı ona örf densin.

 

 

 

 

Ama dikkat etmek gerekir ki, Şari’, bazen özel örfü ve bazen de genel örfü geçerli bilmiştir. Evet, eğer genel örf ölçü olursa o zaman has (bölge, grup, ülke…) örf ölçü alınmaz.

 

 

 

 

Sonuç şu ki, eğer örf bir şeye delil olsa, bu o örfün tüm bireyleri için geçerlidir. Evet birisi örfün görüşünü yanlış bilebilir, ama örfün tarifinde bir amelin yaygınlığı örfün gerçekleşmesinin asıl şartlarından olduğundan böyle bir şey gerçekleştiğinde o şahısın örfe uyması gerekir.

 

 

 

 

Örneğin birisi eğlence mecilislerine uygun belli bir musikiden tahrik olmaz veya ona göre eğlence mecilislerine uygun olmaz da ama örf onu bu mecilislere uygun bulursa ondan sakınması gerekir.

Yeni Makale ve Video öğeleri

Yeni Kitaplar

  • İmam Cafer Sadık ve Fikrî Akımlar

    Bu kitapta, İslam tarihinin İmam Cafer Sadık dönemine yani hicri 83-148 yıllarına tekabül eden havadisi ve ...
  • Salih Evlat

    Şeyh Fazlullah, Meşrutiyet Dönemi'nde idam edilen büyük müçtehitlerdendi. Ne var ki ay ...